Latest Event Updates

TÜRK ANAYASA MAHKEMESİ’NİN BİREYSEL BAŞVURULARDA VERDİĞİ GEÇİCİ TEDBİR KARARLARI

Posted on Updated on

Bireysel başvuru usulünün insan haklarını etkili şekilde korumasının önemli hukuki müesseselerinden birisi geçici tedbirlerdir. Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru usulünde de geçici tedbir müessesine yer verilmiştir.

Aşağıdaki Tabloda Anayasa Mahkemesi’nin bireysel başvuru usulü kapsamında vermiş olduğu geçici tedbir kararları taranarak sistematik şekilde özetlenmiştir.

AYM’nin geçici tedbir pratiğinde çok sayıda hukuki sorun bulunduğu gerçeği dikkate alındığında, konuya yaklaşımının açığa kavuşturulmasının önemi artmaktadır.

Aşağıdaki Tablo FSM Üniversitesi Öğretim Görevlisi Buket Abanoz (LLM) tarafından hazırlanmıştır.

AYM GEÇİCİ TEDBİR KARARLARI TABLOSU (Mart 2017)

 

Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Usulünde Yeni Uygulanmaya Başlanacak Çok Önemli Bir Kabuledilemezlik Sebebi: Mağduriyetin Önemli Ölçüde Olması Koşulu

Posted on

Doç. Dr. H. Burak Gemalmaz

Bilindiği üzere, Anayasa Mahkemesi bireysel başvuru usulünden yararlanabilmek için başvurucunun aynı zamanda iddia edilen insan hakları ihlalinin “mağduru” olması gerekmektedir. Her ne kadar Anayasa Madde 148 metninde açık bir hüküm bulunmamaktaysa da, 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanunun (AYM Kanunu) 46 (1) hükmü “bireysel başvuru, ancak ihlale yol açtığı ileri sürülen işlem, eylem ya da ihmal nedeniyle güncel ve kişisel bir hakkı doğrudan etkilenenler tarafından yapılabilir” düzenlemesini getirmiş ve böylelikle bireysel başvuru hakkının kullanılması açısından “mağduriyet koşulu” yaratmıştır.

12/07/2012 tarihli Resmi Gazetede (S.28351) yayımlanan Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü (AYM İçtüzüğü) de başvuruculardan güncel ve kişisel bir haklarının kamu gücü tasarrufu neticesinde etkilendiğine ilişkin bilgilerin başvuru formunda yer alması gerektiğini amirdir.

Mağduriyet koşulu, AYM bireysel başvuru sisteminde standart olarak kullanılan ve çokça başvurunun daha ilk evrede reddedilmesine yol açan kabuledilemezlik ölçütlerinin başında gelmektedir.

AYM’nin önüne gelen bireysel başvurularda mağduriyet koşulu aramasında ilke olarak sorun yoksa da asıl 6216 sayılı AYM Kanununun 48 (2) Maddesi ek bir koşul getirerek bireysel başvuru usulünün etkililiğini tehlikeye atmıştır. AYM Kanunu madde 48 (2)’ye göre, “Mahkeme, Anayasanın uygulanması ve yorumlanması veya temel hakların kapsamının ve sınırlarının belirlenmesi açısından önem taşımayan ve başvurucunun önemli bir zarara uğramadığı başvurular ile açıkça dayanaktan yoksun başvuruların kabul edilemezliğine karar verebilir.” Böylelikle, altı çizili ibare bakımından mağduriyetin tek başına bir başvurunun kabuledilebilir bulunması için yeterli olmadığı, ayrıca söz konusu mağduriyetin “önemli bir zarar” ölçüsünde olması gerektiği anlaşılmaktadır. “Kıytırık” hak ihlallerini incelemekle zaman ve enerji kaybetmemek amacını güden bu değişiklik “hakim/hukuk önemsiz işlerle ilgilenmez” (De minimis non curat praetor) ilkesinden beslenmektedir.[1]

Yukarıdaki hükmün altı çizili ve vurgulu ilk cümlesi (“Anayasanın uygulanması ve yorumlanması veya temel hakların kapsamının ve sınırlarının belirlenmesi açısından önem taşımayan ve başvurucunun önemli bir zarara uğramadığı başvurular”) doğrudan Protokol No. 14’le değişik Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) Madde 35’ten kötü bir dille kopyalanmıştır ve birçok açıdan sakıncalıdır. Birincisi, “önemli bir zarara uğramak” ifadesinin bulunduğu bu hükümde, hükmün esin kaynağı olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (AİHS) Protokol No. 14’şe değişik 35. maddesinin lafzında bulunmayan terimler yer almaktadır. Protokol No. 14’le değişik AİHS Madde 35’te “önemli ölçüde dezavantaja uğramak” ifadesi yer almaktadır.[2] Bu ifadenin “önemli zarara uğramak” şeklindeki terminolojiden farkı ortadadır.

Üstelik Türk kanun koyucunun tercihi kendi içinde de çelişiktir. Kanun koyucu bir yandan AYM Kanunu Madde 46 (1)’de bireysel başvurudan hakkı doğrudan “etkilenenler” yararlanabilir ifadesini kullanmış, diğer yandan ise Madde 48 (2)’de bu usulü ancak hakkı “önemli derecede zarara uğrayanlar” kullanabilir anlamına gelecek bir düzenleme yapmıştır. Zira bir hak ihlalinden “etkilenme” ile “önemli zarara uğrama” ciddi bir fark bulunmaktadır. Kanun koyucunun “zarara uğrama” koşulunu getirmek istemesi halinde başvuru yapmayı esneten ve kolaylaştıran “etkilenme” ölçütünü kanuna eklememesi yerinde bir tercih olabilirdi.

Bu hatalı kanuni düzenleme, AİHS sisteminin doğru anlaşılamamasından kaynaklanmaktadır. Protokol No. 14’ün kabul ve yürürlüğüne kadar AİHS metninde bireysel başvuru hakkının kullanılmasında mağduriyet koşulu için hiçbir zaman spesifik bir ölçüt bulunmamış, etkilenme ölçütünü Strasbourg organları geliştirmişti. Dolayısıyla Protokol No. 14’le getirilen ve Sözleşmeye eklenen “önemli ölçüde dezavantajlı bir durumdan muzdarip” olmak ölçütünün işlevi AİHM’in Sözleşme sistemi açısından önem arz etmeyen davaları incelemekten kaçınmasını sağlamaktır. Son yedi yıldır yürürlükte olan bu hüküm çerçevesinde AİHM içtihat üretmeye başlamıştır. Ancak önemle belirtmek gerekir ki, “önemli ölçüde dezavantajlı bir durumdan muzdarip” olmak ölçütü kapsamında üretilen içtihatlar çoğunlukla parayla ölçülebilen haklara ilişkindir. Diğer tür uyuşmazlıklarda bu ölçütün kullanılmasının esasları belirgin değildir.[3]

Ayrıca AİHS sistemine eklenen “önemli ölçüde dezavantajlı bir durumdan muzdarip” olmak” tek başına kullanılan bir ölçüt değildir. Buna ek olarak iki güvence hükmü getirilmiştir. Bu güvencelerin birincisi, zarar düşük bile olsa insan haklarına saygı gös­terilmesi koşuludur. Bu koşul sağlanmaz ise, zararın miktarının veya uyuşmazlığın ilkesel boyutunun bir önemi olmayacaktır. Düşük zararlı bir müdahale veya ilkesel olarak önem arz etmeyen bir mesele bile, insan haklarına saygı öyle gerektiriyorsa, esastan bir hükümle sona erdirilecektir. İkinci güvence ise, uyuşmazlığın esasının bir ulusal yargı yeri tarafından gereğince incelenmiş olması koşuludur. Başvurucu açısından düşük zararlı olsa dahi bu koşula uymayan ulusal yargılama süreçleri kabuledilemez bulunamaz.[4]

Oysa AİHS’dekine benzer güvenceler 6216 sayılı AYM Kanunu Madde 48 (2)’de görülmemektedir. Kanun koyucunun AYM’nin artacak olan iş yükünden ve iyi temellendirilmemiş başvurulardan çekinerek bu hükmü getirdiğini varsayacak olduğumuzda, AİHS sisteminde olduğu ve AİHM’in de uygulamaya başladığı gibi çeşitli güvenceler getirilmesi zorunluluğu karşımıza çıkmaktadır. Bu güvencelerin getirilmesi işi artık AYM’ye düşmektedir. Bu noktada AİHM içtihatları yol gösterici rol oynayacaktır.[5]

Bunun dışında 6216 sayılı AYM Kanunu Madde 48 (2) metninde “önemli bir zarar” ibaresinin tercih edilmesi de sorunludur. Zira hem insan hakları hukukunda hem de anayasa yargısında bireysel başvurunun öncelikli amacı bireylerin haklarından yararlanması olduğu için genellikle zarar koşulu aranmaz. Protokol No. 14’le değişik AİHS Madde 35 metni bile, “zarar” terimine yer vermekten kaçınmaktadır. İlla başvuruyu ağırlaştıracak bir koşul gerekiyorsa, AİHS’in tercihi olan “önemli ölçüde dezavantajlı bir durum” benzeri bir niteleme tercih edilebilirdi. Gerçi hangi terminoloji benimsenirse benimsensin, bu kavramların somut olaylara uygulanması güçlük arz etmektedir ki yukarıda değinildiği üzere AİHM bir süredir bununla uğraşmaktadır. Ancak dezavantajlı durumun zarar görme durumuna göre daha düşük bir eşik taşıdığı, dolayısıyla bireysel başvurular için daha az engel çıkaracağı ortadadır.

Anayasa Mahkemesi (AYM) bugüne dek, 6216 sayılı AYM Kanununun 48 (2) Maddesindeki sözü geçen “mağduriyetin önemli ölçüde olması” koşulunu hiçbir başvuruda uygulamamıştır. Ancak çok yakında AYM bu ek mağduriyet koşulunu işlevselleştirecek ve başvuruları bu açından da incelemeye alacaktır. “Mağduriyetin önemli derecede olması” koşulunun içinin nasıl doldurulacağı, unsurlarının hangi faktörler çerçevesinde belirleneceği ve nihayet somut uyuşmazlıklarda nasıl kullanılacağı hususlarında AYM’nin yol gösterici genel ilkeleri belirlemesi ve özellikle etkililik ilkesi temelinde bir perspektif geliştirmesinin gerekli olduğunu düşünmekteyiz.

Bu amaçla AİHM’in standartlarına yönelik daha önce yayımladığımız değerlendirmemiz aşağıda sunulmaktadır:

AİHM Yargısında Yeni Dönem

 

 

[1] Hukuk/hakim önemsiz işlerle ilgilenmez (De minimis non curat praetor) ilkesi özellikle modern rekabet hukukunda kullanılmaktadır. Bu ilkenin insan hakları hukukuna ithal edilmesi ve bireysel başvurularda bir kabuledilebilirlik ölçütü olarak kullanılmasına yönelik ciddi ilkesel eleştiriler mevcuttur. Bireysel başvuruları sistemden çıkarmak üzere kurgulanan ve “anayasal adalet” kisvesiyle sunulan bu ölçütün özünde insan hakları koruma sisteminde geri dönüşü mümkün olmayan bir deformasyon yaratacağı ileri sürülmektedir (bkz. Mehmet Semih Gemalmaz, Ulusalüstü İnsan Hakları Hukukunun Genel Teorisine Giriş, Legal Yay., Nisan 2010, 7. Baskı, sf:1041-1068 ve orada gösterilen eserler).

Ancak şu anda bu eleştirilerin pratik bir anlamı bulunmamaktadır. Anılan ilke bireysel başvuru usulünü düzenleyen hukuk metinlerine girmiş olup ilgili AİHM (ve yakında Anayasa Mahkemesi) gibi ilgili denetim organları tarafından uygulanmaktadır. Başvurucular açısından önemli olan, söz konusu kabuledilebilirlik ölçütünün somut başvurularda nasıl uygulanacağıdır.

[2]AİHS (md.35/3) hükmü şöyledir:

Madde 35 – (…)

  1. Mahkeme, Madde 34 çerçevesinde sunulmuş bulunan herhangi bir bireysel başvuru­nun kabul edilemez olduğunu şu hallerde açıklayacaktır:
  2. başvuru, Sözleşme ve onun Protokollerindeki hükümler ile bağdaşmaz, açıkça te­melsiz ya da bireysel başvuru hakkının bir kötüye kullanılması ol­duğu takdirde; ya da
  3. Sözleşme ve onun Protokollerinde tanımlandığı şekilde insan haklarına saygı gös­terilmesi bu başvurunun esasının incelemesini gerektiriyor olma­dıkça ve bir ulusal yargı yeri tarafından gereğince incelenmemiş bulunan hiçbir davanın bu temelde/gerekçeyle reddedilememesi saklı kalmak kay­dıyla, başvurucu önemli bir ölçüde dezavantajlı durumdan mustarip bu­lunmadığı takdirde.”

[3] H. Burak Gemalmaz, “AİHM Yargısında Yeni Dönem: Protokol No. 14’le Getirilen Yeni Kabuledilebilirlik Ölçütünün Uygulanmasına Eleştirel Bakış”, Milletlerarası Hukuk ve Milletlerarası Özel Hukuk Bülteni, Yıl:31, Sayı:1, 2011, sf:209-242.

[4] Ayrıntılı bilgi ve içtihatlar için bkz. H. Burak Gemalmaz, a.g.m.

Henüz yürürlüğe girmeyen Ancak 15 No’lu Protokolle “uyuşmazlığın esasının bir ulusal yargı yeri tarafından gereğince incelenmiş olması” koşulu kaldırılacaktır.

[5] Anılan güvencelerin somut uyuşmazlıklarda nasıl işlevselleştirdiğine dair AİHM içtihatlarının çevirisi için bkz. H. Burak Gemalmaz, “AİHM’e Dava Açmayı Zorlaştıran Protokol No.14’ün Uygulandığı İlk Davalar: Ionescu ve Korolev Kararları”, İstanbul Barosu Dergisi, Cilt: 85, Sayı: 6, Kasım-Aralık 2011, sf:493-506.

AYM KARARLARININ MÜLKİYET HAKKININ MEVCUDİYETİNİN DAYANAĞI OLARAK ULUSLARARASI HUKUKA AÇIKLIK AÇISINDAN ELEŞTİREL DEĞERLENDİRİLMESİ

Posted on Updated on

Mülkiyet Hakkının Uygulanabilirliğinde ve Malvarlığı Değerinin İspatında Uluslararası Hukuka Açıklık

Mülkiyet hakkı ihlali iddiasıyla Anayasa Mahkemesi (AYM) veya Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önüne gelen davalarda çözümü gereken ilk sorun, ortada başvurucu tarafından talep edilebilir bir malvarlığı değeri olup olmadığıdır. Bilindiği üzere, Anayasa md. 35’de (veya Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Protokol No. 1 Madde 1) yer alan mülkiyet hakkından yararlanabilmek için, talep edilen değerin/nesnenin/alacağın uyuşmazlık tarihinde başvurucunun/malikin malvarlığında bulunması veya bulunacağı yönünde meşru bir beklenti olması gereklidir. Bu meşru beklenti de ulusal hukukta kanun veya yerleşik içtihat gibi yeterli bir hukuki temele dayanmalıdır. Aksi halde “zaman duvarı” engeli nedeniyle mülkiyet hakkı koruması hiç devreye girmeyecek, başvuru konu bakımından (ratione materiae) kabuledilemez bulunacaktır (zaman duvarı kavramı ve içtihatları içeren ayrıntılı bilgi için bkz. H. Burak Gemalmaz, Mülkiyet Hakkı, sf:137-170).

Buna kısaca mülkiyet hakkının uygulanabilirliği sorunu denilmektedir. Dolayısıyla mülkiyet hakkının sunduğu koruma kapsamından yararlanabilmek için öncelikle ulusal hukuka göre bir malvarlığı değerine sahip olmak gereklidir. AYM de önüne gelen bireysel başvurularda bu hususu AİHM kararlarına atıfla net olarak teyit etmiştir (Yeler ve Çelebi Başvurusu, No. 2012/363, 15/04/2014, para.36; Tokay ve Diğerleri Başvurusu, No. 2013/1122, 26/6/2014, para.36).

Durum böyle olmakla birlikte hakkın mevcudiyetinin ya da meşru beklentinin kaynağı açısından ulusal hukuk paradigmasından kurtulmak mümkündür. Kısaca ifade edilirse, hakkın kaynağı olarak uluslararası veya ulusalüstü hukuk referans alınabilir. Bununla kastedilen, mülkiyet hakkının mevcudiyeti veya mülkiyet hakkına yönelik meşru beklentinin kaynağı olarak ulusal hukukun dışında veya ona ek olarak uluslararası hukuka dayanılmasıdır. Buna göre, malvarlığına ilişkin bir talep ulusal hukuka dayanarak temellendirilememesine rağmen veya ulusal hukuk uyarınca uyuşmazlık konusu değer başvurucunun malvarlığında olmamasına rağmen, eğer uluslararası/ulusalüstü hukuk bu konuda yeterli temeli sağlıyorsa, AY md. 35’de düzenlenen mülkiyet hakkı somut uyuşmazlıkta uygulanabilir. Bu tip hallerde başvurucunun malvarlığına ilişkin talebinin ulusal hukuktaki pozisyonu belirleyici önem arz etmeyecektir.

Aşağıda linki verilen çalışmada Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuru usulü çerçevesinde yapılan başvurularda mülkiyet hakkına ilişkin olarak verdiği iki kararın, hakkın uygulanabilirliği meselesi kapsamında uluslararası hukuka açıklık/kapalılık açısından eleştirel değerlendirilmesi yapılmaktadır.

Çalışma Anayasa Mahkemesinin daveti üzerine Anayasa Mahkemesinin 35. Kuruluş Yılı etkinlikleri kapsamında 28 Nisan 2015 tarihinde Anayasa Mahkemesinde sunulan tebliğden yayına hazırlanmış olup Anayasa Yargısı,  Cilt 32/2015, Kasım 2016, sf:379-401’de yayımlanmıştır.

Makaleyi okumak için:

mulkiyet-hakkinin-dayanagi-olarak-uluslararasi-hukuka-aciklik

Anayasa Mahkemesine Yapılacak Bireysel Başvurularda Kullanılması Gereken Form-Uyulması Gereken Şekil Şartları

Posted on Updated on

Türk Anayasa Mahkemesine yapılacak bireysel başvurular da şekil şartlarına tabidir. 12/07/2012 tarihli Resmi Gazete’de (S. 28351) yayımlanan AYM İçtüzüğü’nün ekinde bireysel Başvuru Formu yayımlanmıştır. İçtüzük m. 59/1’e göre başvurular bu Form kullanılarak yapılır.

Form doldurularak yapılacak başvuru Türkçe hazırlanmak zorundadır. İçtüzük m. 59/1, formun resmi dille hazırlanacağını ifade ederek dilekçelerin dilinin Türkçe olacağını belirlemiştir. Ancak Türk vatandaşlarının yanı sıra yabancılar da bireysel başvuru yapabilirler; yeter ki başvurunun konusu münhasıran Türk vatandaşlarına tanınmış haklardan olmasın.

Bu kapsamda, başvuru dilekçesi öz bilgi içerecek şekilde hazırlanmalı, gerekli bilgiler Formun ilgili yerlerine işlenmeli. Zaten Başvuru Formu, bu açıklamaların yapılmasını kolaylaştırmak üzere hazırlanmış. Bütün kısımlar için satır ve karakter sayısı belirlenmiştir. Formda ayrıca, derece yargı makamları veya idari makamlar önündeki girişimler hakkında ayrıca bilgi verilmesini sağlayan bir kısım da yer alıyor.

İçtüzük m. 59/2’ye göre, Başvuru Formunda aşağıdaki bilgilerin bulunması gerekmektedir. Form bu bilgilerin rahatlıkla verileceği şekilde tasarlanmıştır:

a) Başvurucunun adı, soyadı, vatandaşlık numarası, doğum tarihi ve yeri, uyruğu, cinsiyeti, mesleği ve adresi, varsa telefon numaraları ve elektronik posta adresi.

b) Başvurucu tüzel kişi ise unvanı, adresi ve tüzel kişiliği temsile yetkili kişinin kimlik bilgileri, varsa telefon numaraları ve elektronik posta adresi.

c) Kanuni temsilcisi ya da avukatı varsa, kanuni temsilcisinin ya da avukatının adı, mesleği ve adresi, varsa telefon numarası ve elektronik posta adresi.

ç) Kamu gücünün ihlale neden olduğu iddia edilen işlem, eylem ya da ihmaline dair olayların tarih sırasına göre özeti.

d) Bireysel başvuru kapsamındaki haklardan hangisinin hangi nedenle ihlal edildiği ve buna ilişkin gerekçeler ve delillere ait özlü açıklamalar.

e) Başvurucunun güncel ve kişisel bir temel hakkının doğrudan zedelendiği iddiasının dayanakları.

f) Başvuru yollarının tüketilmesine ilişkin aşamalar.

g) Başvuru yollarının tüketildiği veya başvuru yolu öngörülmemişse ihlalin öğrenildiği tarih.

ğ) Başvuru mazeret nedeniyle süresi içinde yapılamamışsa buna dair açıklamalar.

h) Başvurucunun talepleri.

ı) Başvurucunun Mahkeme önünde devam eden bir başka başvurusu varsa numarası.

i) Varsa kamuya açık belgelerde kimliğinin gizli tutulması talebi ve bunun gerekçeleri.

j) Kısa mesaj (SMS) veya elektronik posta yoluyla bilgilendirme yapılmasını isteyip istemediği.

k) Başvurucunun varsa avukatının ya da kanuni temsilcisinin imzaları.

İçtüzük m. 59/3 uyarınca Başvuru Formuna aşağıdaki belgelerin orijinalleri veya onaylı suretleri de eklenmelidir:

a) Kanuni temsilci veya avukat vasıtasıyla takip edilen başvurularda başvurucuyu temsile yetkili olduğuna dair belge.

b) Harcın ödendiğine dair belge.

c) Nüfus cüzdanı örneği, başvurucu yabancı ise geçerli kimlik belgesi.

ç) Tüzel kişilerde tüzel kişiliği temsile yetki belgesi.

d) Nihai karar ya da işlem tebliğ edilmişse tebellüğ belgesi.

e) Dayanılan belgelerin asılları ya da onaylı örnekleri.

f) Tazminat talebi varsa uğranılan zarar ve buna ilişkin belgeler.

g) Başvuru süresinde yapılamamışsa varsa mazereti ispatlayan belgeler

Bu bilgilerin olduğu başvuru formu prensip olarak 10 sayfayı geçmemelidir. Eğer form 10 sayfayı geçecekse, maksimum 10 sayfalık bir özet eklenmelidir (İçtüzük Madde 60 (2)). İçtüzük düzenlemesi ile AYM’nin başvuruculara resmi sitesinde gösterdiği Form arasında uyumsuzluk var gibi gözükmektedir. Ancak önemli olan şekli değişmemiş olmakla birlikte İçtüzükteki bilgileri ve düzeni içeren maximum 10 sayfalık bir formun AYM’ye iletilmesidir. Zaten Formun doldurulması açısından hatalı başvuru yapıldığında AYM başvuruculara bu hatayı düzeltmesi için 15 gün süre tanımaktadır (İçtüzük md. 66(1)).

İçtüzük md. 59/3’de özellikle dikkati çeken husus, gerek kamusal makamların tasarrufları, gerekse de iç hukuk yollarının tüketilmesine ilişkin bütün belgelerin dilekçeye eklenmesi gerekliliğidir. Belgeler tarih sırasına göre hazırlanıp dizi pusulasına bağlanmalı. Formda yer verilen bütün belgelerin ve ulusal mahkeme kararlarının asılları veya onaylı birer fotokopisi ek olarak sunulmalı.

Başvuru Dilekçesi belgelerin asıllarının ya da onaylı örneklerinin eklenmesi meselesi bireysel başvuru usulünün ilk evrelerinde uygulamada çok sorun çıkartmış ve başvuruculara/avukatlarına gereksiz aşırı külfet getirmişti. Ancak şu anda böyle bir sorun kalmamıştır. AYM zaten dosya safahatını UYAP üzerinden kendisi kontrol etmektedir.[1]

AYM bireysel başvuru usulü, UİHH’ndaki bireysel şikâyet başvurusu usullerinden farklı olarak harca tabidir (AYMUK m. 47/1, AYM İçtüzüğü m. 62/1). Bu harç 2017 yılı için 257,50 TL olarak belirlenmiştir. Başvuru harcının ödendiğini gösterir belge başvuru dilekçesine mutlaka eklenmelidir (AYM İçtüzüğü m. 59/3 (b)). Bu miktara pul ve posta masrafı da eklenecektir.

AYM İçtüzüğü m. 62/2, bu harcı ödeyemeyecek kişiler için adli yardım öngörmüştür. Adli yardıma ilişkin talepler, bireysel başvurunun kabuledilebilirliği hakkında karar verecek olan Bölüm veya Komisyonlar tarafından, adli yardıma ilişkin “genel hükümler”, yani 12.01.2011 tarih ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) m. 334-340 doğrultusunda karara bağlanacaktır[2]. Bu hükümlere göre, adli yardım talebinin kabul edilebilmesi için başvurucunun kendisi ve ailesinin geçimini önemli ölçüde zor duruma düşürmeksizin gereken yargılama giderlerini kısmen veya tamamen ödeme gücünden yoksun olması ve talebin açıkça dayanaktan yoksun olmaması gerekmektedir[3].

Başvuru formu hazırlanmasının esasına ilişkin en önemli husus, ihlal iddiasına konu olan kamusal tasarrufların doğru ve belgeli şekilde aktarılmasıyla bu tasarrufların hangi hakları hangi gerekçelerle ihlal ettiğinin temellendirilmesidir. Bu noktada, Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları dayanak olarak kullanılmalıdır.

AYM bir kararında, “Anayasa Mahkemesine yapılan bireysel başvurularda başvurucuların başvurularını takip etme yükümlülükleri vardır. Bu yükümlülüğün bir gereği olarak başvuru formu titizlikle doldurulmalı, ihlal iddiasının dayanağı olan tüm olaylar gösterilmeli, başvuruyu aydınlatacak ve hükmün esasını etkileyecek argümanları destekleyici tüm belgeler başvuru dilekçesine eklenmelidir. Şayet bir belge elde edilememişse, bunun da nedenleri açıklanmalıdır. Somut başvuruda başvurucu bu koşulları yerine getirmeyerek iddialarını temellendirmediğinden başvurusunun esasının incelenmesi imkânı bulunmamaktadır” diyerek, ilgili başvuruyu açıkça dayanaktan yoksun bulmuştur.[4]

Bu koşullara uygun bir başvuru, şikayetin AYM’ce incelenebilmesi için şart. Ama bir başvurunun bu koşullara uygun yapılması, kabuledilebilir bulunduğu/bulunacağı ve kabuledilebilir bulunursa zorunlulukla ihlal kararı verileceği anlamına gelmemektedir.

AYM’ye geçerli bireysel başvuru yapılabilmesi için aranan bu sıkı şekil şartları ulusal mahkemeler önündeki dilekçe hazırlanması ve sunulmasından farklı nitelikte olduğundan, uygulayıcıların başvuru dilekçelerini oldukça özenli hazırlamasını gerektiriyor.

Form Adobe’nin güncel programıyla açılabiliyor ve doldurulabiliyor.

En yeni AYM formu:

http://www.anayasa.gov.tr/files/bireyselbasvuru/b_b.pdf

AYM tarafından hazırlanan Bireysel Başvuru Formu doldurma Kılavuzuna da buradan ulaşılabilir:

http://www.anayasa.gov.tr/files/bireyselbasvuru/basvuru_kilavuzu.pdf

[1] Başvurucuların/avukatlarının yanıltıcı beyanda bulunduğu hallerde başvuru hakkının kötüye kullanıldığına karar verilmekte ve 2000’liraya kadar idari para cezasına hükmedilmektedir (6216 sayılı AYM Kanunu Madde 51). AYM UYAP üzerinden yaptığı kontrollerde bu tip birkaç başvuru yakalamış ve idari para cezalarına hükmetmiştir ( AYM, B. No:2013/7087, T:18/09/2014; B.No:2013/1013, T:02/07/2015; B.No:2013/6140, T:05/11/2014).

[2] AYM, B. No: 2012/1181, T: 17.09.2013, para. 22.

[3] AYM, B. No: 2012/1181, T: 17.09.2013, para. 23.

[4] AYM, B. No: 2013/276, T: 09.01.2014, para. 26-27.

Mülkiyete El Koyma Kararlarında İtiraz Usulü ve Tazminat Davası Açma Zorunluluğu

Posted on Updated on

Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Açısından

Tedbir Olarak Mülkiyete El Koyma Kararlarında İtiraz Usulü ve Tazminat Davası Açma Zorunluluğu

Doç. Dr. H. Burak GEMALMAZ*

 

I) Tedbir Olarak El Koyma ve Mülkiyet Hakkı

Bilindiği üzere, Türk Ceza Kanunun 55. Maddesi, bir suçtan elde edilen, suçun konusunu oluşturan ya da bir suçun işlenmesiyle bağlantılı maddi menfaatler ile ekonomik kazançların müsadere edileceğini düzenlemektedir. Ceza Muhakemesi Kanununun (CMK) bazı hükümleri de bir tedbir olarak mülkiyete el atmalara ilişkin düzenlemelere yer vermiştir. Örneğin, CMK’nın 123. Maddesi, eşya veya kazancın muhafaza altına alınmasına ve bunlara el konulmasına imkan vermektedir. CMK’nın 128. Maddesi ise, taşınmazlar ile hak ve alacaklara el koyma düzenlemesini içermektedir.  Yine CMK’nın 127. Maddesi ile 128. maddesinin 9. fıkrası, el koyma kararının usulünü düzenlemektedir. 15 Ağustos 2016 tarih ve 674 sayılı Olağanüstü Hal Kanunun Hükmünde Kararnamesinin 13. Maddesiyle CMK’nın 128. maddesinin 9. fıkrasına eklemeler yapıldığını ve bir 10. fıkranın eklendiğini de hatırlatabiliriz.

Türk hukuk pratiğinde sıklıkla uygulanan bu tedbirler, başta mülkiyet hakkı olmak üzere Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde yer verilen çok sayıda hakkı etkilemektedir. Bu nedenle, malvarlığı değerlerine koruma tedbirleri kapsamında el konulan kişiler, sıklıkla gerek Anayasa Mahkemesi (AYM) bireysel başvurusu usulünü gerekse de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) bireysel başvuru usulünü kullanmaktadırlar. AİHM’in bir tedbir olarak el konulan veya bir yaptırım olarak müsadere edilen malvarlığı değerlerine ilişkin oldukça kapsamlı bir içtihadi birikimi bulunmaktadır.[1]

El koyma ve müsaderelerin mülkiyet hakkını ihlal etmemesi için AİHM bazı standartlar geliştirmiştir. Buna göre dikkate alınması gereken en önemli ilke, ölçülülük/orantılılık ilkesidir. Bir uyuşmazlıkta söz konusu olan el koyma tedbirinin ve/veya müsadere yaptırımının ölçülü olup olmadığını belirleyen faktörler arasında usuli güvenceler, başvurucunun özeni-işlendiği işlenen suçun ağırlığı ve tedbirin süresi başta gelmektedir. Bu tip davalarda malikin özeni, ulusal hukukta özellikle ulusal yargı organları tarafından sağlanan usuli güvencelerle birlikte ele alınmaktadır. Eğer yeterli usuli güvence yok ise, malikin özensizliği belirleyici olmayabilir. Bu noktada işlendiği iddia edilen veya işlenmesinde farkında olunmadan rol oynanan suçun ağırlığı, dikkate alınması gereken bir faktördür. Kabahat niteliğindeki fiillerde veya özü itibariyle suç olmayıp usuli gereklerin yerine getirilmemesinden kaynaklanan müdahalelerde malikin özensizliği ikinci planda kalabilecekken, örneğin büyük miktarda uyuşturucunun söz konusu olduğu ağır ve örgütlü suçlarda suçun işlenmesinde doğrudan bir rolü olmasa bile malikin özensizliği ön plana çıkabilir.[2]

 

II) El Koyma Tedbirinde İç Hukuk/Kanun Yolunun Tüketilmesi Gereği: İtiraz Yolu

Ancak, AYM veya AİHM’e bireysel başvuru yolu ikincil nitelikte bir başvuru yoludur. Bu nedenle bireysel başvuru yollarını kullanmadan önce bir çözüm üretmeye yeterli nitelikte etkili iç hukuk yollarını/kanun yollarını tüketmek gerekmektedir. Aksi halde başvuru iç hukuk/kanun yollarının tüketilmemesi gerekçesiyle kabuledilemez bulunmaktadır.

Mülkiyete el koyma tedbirleri bakımından bireysel başvurunun hangi aşamada ve nasıl kullanılacağı hususunda uygulamada ciddi belirsizlik bulunmakta; Türk hukuk pratiğinde sıklıkla başvurulan bir tedbir olmasına rağmen kişiler hatalı hukuk yollarını tercih ederek veya zamanlama hatası yaparak ciddi hak kaybına uğramaktadır. Zira olağan hukuk/kanun yollarında yapılan usuli hatalardan kaynaklanan hak kayıplarının külfeti başvurucunun üzerindedir. Bu nedenle AYM’nin konuya ilişkin içtihadının takip edilmesi büyük önem taşımaktadır. Hatırlatmak gerekir ki, AİHM’e başvuru yapabilmek için, kural olarak, AYM bireysel başvuru usulünün tüketilmesi gerekmektedir.

AYM çok yakın tarihli Nuray Işık kararında (No.2014/7561, T.28/09//2016) bu meseleyi aydınlatmıştır. AYM’ye göre, el koyma kararları itiraza tabidirler. İster soruşturma evresinde isterse de kovuşturma evresinde olsun, el koyma kararına itiraz edilmesi ve itirazın reddedilmesi, bireysel başvuru usulünün kullanılabilmesi için zorunluluktur. Zira CMK 267 (1) uyarınca hakim kararları ile kanunun gösterdiği hallerde mahkeme kararlarına karşı itiraz yoluna gidilebilmektedir (Nuray Işık Başvurusu, para.57). Dolayısıyla başvurucuların el konulan eşyaları hakkında verilen tedbir kararlarına karşı olağan bir kanun yolu olan itiraz yolunu tüketmesi gerekmektedir.[3]

AYM’nin kovuşturma evresine ilişkin saptaması kısmi bir sorunu barındırmaktadır. Şöyle ki, kovuşturma evresinde el koyma tedbirine karar verildiğinde, CMK’da bu karara karşı itiraz edilebileceğine ilişkin açıklık bulunmamaktadır. Kısmen CMK 128. Maddede taşınmazlar ile alacaklar ve haklar bakımından, CMK 131. maddede de el konulan eşyanın iadesi bakımından hem soruşturma hem de kovuşturma evreleri açıkça zikredilmiş; ancak bu maddeler uyarınca kovuşturma evresinde alınan bir tedbirin itiraz usulü açık şekilde düzenlenmemiştir. Dolayısıyla kovuşturma evresinde mahkeme tarafından verilen tedbir kararının, itirazı mümkün olmayan bir ara karar özelliği gösterdiği düşünülebilir.[4] Eğer böyle değerlendirilirse, AYM kararının sonraki aşamalarında benimsediği sistem uyarınca, itiraz edilmeden direkt tazminat davası yoluna gidilmelidir.[5] Ancak tekrar not edelim ki, AYM kararını el koyma tedbirleri için itiraz usulünü soruşturma ve kovuşturma evreleri bakımından aynı şekilde geçerli gördüğü izlenimi verecek şekilde kaleme almıştır.

Bu konuda hemen aşağıdaki değerlendirmelere de bakılmasında fayda bulunmaktadır.

 

III) El Koyma Tedbirinde İç Hukuk/Kanun Yolunun Tüketilmesi Gereği: Tazminat Davası Yolu

Diğer yandan, el koyma kararlarına karşı itiraz usulü tek başına iç hukuk yollarının tüketilmesi koşulunun karşılanmasına yetmemektedir. AYM’nin kararı kurgulama biçiminden, itiraz usulünün kullanılmış olmasının zorunlu ama yeterli olmadığı sonucu çıkmaktadır. (Nuray Işık Başvurusu, para. 58-60). Gerçekten de el koyma kararına itirazın reddedilmesi veya kısmen reddedilip kısmen kabul edilmesinden sonra başvurucuların CMK’nın 141 ve 142. maddelerinde düzenlenen tazminat yolunu tüketmesi gerekmektedir.

CMK’nın 141 (1-j)’de eşyasına veya diğer malvarlığı değerlerine koşulları oluşmadığı halde el koyulan veya korunması için gerekli tedbirler alınmayan ya da eşyası veya diğer malvarlığı değerleri amaç dışı kullanılan veya zamanında geri verilmeyen kişilerin maddi ve manevi her türlü zararının Devletçe karşılanacağını hüküm altına almıştır. Bilindiği üzere, CMK 141, genel olarak koruma tedbirlerinin haksız kullanılmasından ötürü Devletin tazminat sorumluluğunu düzenlemektedir.

CMK’nın tazminat isteminin koşulları başlıklı 142. maddesi, karar veya hükümlerin kesinleştiğinin ilgilisine tebliğinden itibaren üç ay ve her halde karar veya hükümlerin kesinleşme tarihini izleyen bir yıl içinde tazminat isteminde bulunulabilir hükmünü amirdir.

Bu hükümden hareket eden Yargıtay koruma tedbirlerinden olan el koymanın hukuka aykırılığı iddiasıyla tazminat istemine dair çok sayıda karar üretmiştir. Örneğin Yargıtay 12. Ceza Dairesinin E.2013/8830, K.2013/18335 sayılı ilamı (T.04 /07/2013) şöyledir:

“Davacının davasının dayanağını teşkil eden…Cumhuriyet Başsavcılığının… soruşturma sayılı ek kovuşturmaya yer olmadığına dair karar ile neticelendirilen hazırlık soruşturması sırasında davacıya ait araca ve araçta bulunan çaya suç konusu olduğu iddiasıyla31/12/2007 tarihinde el konulduğu, bilahare 1/2/2008 tarihinde aracın davacıya iade edildiği ve davacı hakkında 10/4/2008 tarihinde ek kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildiği, aracın üzerinde bulunan çaylarla ilgili soruşturmanın sürdürülerek çayın sahipleri olan … ve …hakkında müsadere talebiyle … Asliye Ceza Mahkemesine ceza davasının açıldığı, davacının el konulan aracıyla suç konusu olduğu iddia edilen çaylar arasındaki hukuki bağın bu suretle ilişkilendirilemediği, davacının haksız yere el konulan aracıyla ilgili tazminat davası açabileceği ve CMK’nın 141/1-j maddesindeki tazminatın yasal şartların oluştuğu kabul edildiğinden tebliğnamedeki görüşe iştirak edilmemiştir.”

 

Yargıtay 12 Ceza Dairesinin yine 2013 yılında verdiği bir başka kararında da benzer mülahazalara yer verildiği görülmektedir (E.2013/14435, K.2013/21106, T. 23/09/2013). Yargıtay:

“Davacıların yargılandığı …. Asliye Ceza Mahkemesinde müdafiliklerini yapan … tarafından, elkonulan … plakalı aracın kasko değerinin yarısı olan 36.000 TL teminatın 29/9/2005 tarihinde yatırılması üzerine aracın iadesinin sağlandığı ve bu teminatın aynı şekilde Av. …. tarafından 10/11/2010 tarihinde iade alındığı anlaşılmakla, tazminat istemine dayanak 5271 sayılı [Kanun’un] 141/1-j maddesinde ‘eşyasına veya diğer malvarlığı değerlerine, koşulları oluşmadığı halde elkonulan veya korunması için gerekli tedbirler alınmayan yada eşyası veya diğer malvarlığı değerleri amaç dışı kullanılan veya zamanında geri verilmeyen kişilerin maddî ve manevî her türlü zararlarını Devletten isteyebilecekleri’ hükmü dikkate alındığında, davacılar hakkında …. Asliye Ceza Mahkemesinin 2006/139 esas, 2006/460 karar sayılı ceza dava dosyasında yapılan yargılama sonunda sanıkların (davacıların) beraatine hükmedilerek elkonulan araç ve teminatın iadesine karar verildiği ve temyiz üzerine hükmün Yargıtay 7. Ceza Dairesinin 28/6/2010 tarihli ilamı ile onanarak kesinleşme tarihine kadar, elkonulan … plakalı aracın iadesi için 29/9/2005 tarihinde yatırılan ve 10/11/2010 tarihinde sanıkların (davacılar) müdafileri aracılığı ile geri alınan 36.000 TL teminat bedelinin yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede iadesinin sağlanamamış olması karşısında, koruma tedbirleri nedeniyle tazminat verilmesine ilişkin 5271 sayılı [Kanun’un] 141/1-j ve devamı maddelerinde belirtilen koşulların davacılar yönünden gerçekleştiğinin kabulü gerektiği, bu nedenle bu yöne ilişkin olarak uğranıldığı iddia edilen maddi zararla ilgili olarak, teminatın davacılardan hangisinin nam ve hesabına yatırılıp (ödendiği) ve iade alındığı tespit edilerek bu kişiye (davacıya) teminatın yatırıldığı tarihten iade edildiği (geri ödendiği) tarihe kadar sadece işlemiş olan yasal faizin ödenmesine karar verilmesi yerine, yazılı gerekçe ile davanın yatırılan teminata ilişkin olarak talep edilen yasal faiz bedeli yönünden de reddine karar verilmesi Kanun’a aykırı olup, .. hükmün … BOZULMASINA … karar verildi.”

 

Nihayet Yargıtay 12. Ceza Dairesinin 14/12/2015 tarih ve E.2014/19906, K.2015/19237 sayılı ilamı meseleyi iyice netleştirmektedir:

“… 5271 sayılı [Kanun’un] ‘Tazminat istemi’ başlıklı 141. maddesi incelendiğinde, bir kısım tazminat nedenleri konusunda karar verilmesi için, davanın esasıyla ilgili bir kararın verilmesi zorunluluğunun bulunmadığı dolayısıyla bu nedenlere dayalı istemlerde, davanın sonuçlanmasına gerek bulunmadığı açıkça anlaşılmaktadır.

Örneğin, … hakkındaki arama kararı ölçüsüz bir şekilde gerçekleştirilen kişilerin tazminat istemleri konusunda, asıl davada hüküm verilmesini veya verilen hükmün kesinleşmesini beklemeye gerek bulunmamaktadır…”

Anayasa Mahkemesinin kararında bizzat bu alıntılarla yer verdiği Yargıtay kararları, devam eden yargılamalarda el koymaların hukuksuzluğu sebebiyle tazminata hükmedilebildiğine işaret etmektedir. AYM’ye göre CMK’nın 141. maddesinde düzenlenen yol, bir yandan başvurucunun maruz kaldığı el koyma işleminin hukuka aykırılığının tespitine, diğer yandan da uğradığı zararın tazminine imkan sağladığından, makul başarı şansı içeren erişilebilir ve elverişli bir hukuk yoludur.

Gerçi AYM’nin son alıntıladığı Yargıtay 12. Ceza Dairesi kararı tutuklamaya ilişkindir. Ancak Yargıtay bu kararında genel olarak koruma tedbirlerinin hukuka uygunluk rejimine ve tazminat rejimine ilişkin önemli ve uzun belirlemelerde bulunmuştur. Bu nedenle, anılan Yargıtay kararının sadece tutuklama değil her türlü koruma tedbiri için geçerli bir içtihat niteliğinde olduğu söylenebilir. Zaten AYM mülkiyete el koyma tipi koruma tedbirine dair Nuray Işık kararında Yargıtay kararının genel belirleme içeren kısmını kısaltarak aktarmaktadır.

Nitekim AYM uzun tutukluluk söz konusu olduğunda Devletin insan hakları sorumluluğuna ilişkin içtihadını aynı doğrultuda ve kendisiyle tutarlı olarak değiştirmiştir. Çok yeni verdiği İrfan Gerçek kararında AYM, aralarında hemen yukarıda zikredilen E.2014/19906, K.2015/19237 sayılı ilamın da yer aldığı çok sayıda Yargıtay 12. Ceza Dairesi kararına atıfla, CMK 141 ve 142’de öngörülen tazminat davasının etkili ve ulaşılabilir bir hukuk yolu olduğuna karar vererek, başvuruyu kanun yollarının tüketilmemesi sebebiyle kabuledilemez bulmuştur (No.2014/6500, T.29/09/2016, para.21-27, 41-44).[6] Böylelikle AYM, bu konudaki önceki içtihadından da dönmüştür (para.38-41).

AYM’nin itiraz usulünün kullanıldıktan sonra tazminat davası yoluna da gidilmiş olmasını araması bir açıdan sorunlu görülebilir. Zira CMK’nın tazminat isteminin koşulları başlıklı 142. maddesi, tazminat davası açılmasının koşulu olarak tedbire itiraz edilmesini aramamaktadır. CMK 142 sadece tedbir karar veya hükümlerinin kesinleşmesini dava açılması için yeterli görmektedir. Bir tedbir kararı, itirazın reddi veya kısmi kabulüyle kesinleşebileceği gibi, 7 günlük itiraz süresinin geçmesinden sonra da kesinleşebilir. Dolayısıyla, malvarlığı değerine el koyulan kişi, itiraz yoluna gitmese dahi tazminat davası açabilir. Buna göre, AYM’nin el koyma tedbirlerinde itiraz yolu ve tazminat davası yolunu birlikte arıyor gibi kurgulaması yerinde olmamıştır. AYM’nin Nuray Işık kararını, itiraz usulü kullanılmış olsun olmasın tazminat davasının açılması gerektiği şekilde anlamak ve yorumlamak gerekmektedir.[7]

Ayrıca bazı tedbir kararlarının asıl hükümle birlikte istinaf ve/veya temyiz başvurusuna konu olabileceğini de hatırda tutmak gerekir. AYM’nin Nuray Işık kararında bu açıdan herhangi bir değerlendirme veya belirleme bulunmamaktadır. Üstelik, CMK’nın tazminat davası imkanını düzenleyen 142. Maddesi, sadece kararların değil hükümlerin de kesinleşmesini müteakip söz konusu davanın açılabileceğini düzenlemektedir. Buna göre, kişiler ister tedbir kararının kesinleşmesinden sonra, isterlerse de davanın esasına dair hüküm (ve dolayısıyla tedbir) kesinleştikten sonra tazminat davası açabilirler. AYM kararından bu hususlar hakkında bir çıkarımda bulunmak mümkün değildir.

Ancak AYM kararındaki bu tip problemli hususları sonraki kararlarında açımlayana dek, el koyma vb. tedbirler söz konusu olduğunda, önce bu kararlara itiraz usulü tamamlanmalı ve sonrasında da tebliğden itibaren 3 ay (tebliğ veya başka türlü öğrenme yoksa tedbir kararının kesinleşmesinden itibaren 1 yıl) içerisinde CMK 141-142’nin öngördüğü dava açılmalıdır. Ancak bu davanın reddinden/kısmi kabulünden sonra Anayasa Mahkemesi-AİHM bireysel başvuru yolları kullanılabilir. Etkili ve erişilebilir olduğu benimsenen bu hukuk yolu kullanılmadan yapılan bireysel başvurular reddedilecektir.

O kadar ki, özellikle taşıtlara el konulmasından (CMK 128) ötürü kolluk görevlerinin kusuru nedeniyle idari yargıda İçişleri Bakanlığına karşı tam yargı davası açılması, AYM’ye göre etkili bir giderim imkanı sağlayan hukuk yolu olarak değerlendirilemez. Başvurucular itirazlarının reddi kararının tebliği ya da aracın iadesinden sonra CMK 141 çerçevesinde tazminat talebinde bulunmalıdır (Mehmet Ali Aslan Başvurusu, No.2013/2429, T.30/03/2016).

AYM’nin el koyma tipi tedbir kararlarında tüketilmesi gereken kanun yollarına dair bu kararı, şirketlere CMK 133 uyarınca kayyım atanması tedbiri bakımından da geçerli olacaktır. Hatta CMK’da öngörülen bütün koruma tedbirlerinin, somut olay şartları ihmal edilmemek kaydıyla, AYM tarafından aynı yaklaşımla değerlendirileceği söylenebilir.

* İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi. Yazar, değerlendirmeleri için İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Usul Hukuku ABD öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Selman Dursun’a teşekkür eder.

[1] El koyma ve müsadereye ilişkin AİHM kararları hakkında ayrıntılı değerlendirme için bkz. H. Burak Gemalmaz, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde Mülkiyet Hakkı, Beta Yay., 2009, sf:495-499.

[2] H. Burak Gemalmaz, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde Mülkiyet Hakkı, Beta Yay., 2009, sf:551, 568-569, 609-610.

[3] Bu itiraz yolu, verilen tedbir kararının tabi olduğu mevzuata göre değişkenlik gösterebilir. Doğru usulü izleme yükümlülüğü ilgili hak sahiplerinin üzerindedir.

[4]   Bu genel yorumun aksine itiraz usulünün var olduğu gösterildiği için genel itiraz prosedürü önünde hiçbir engel bulunmadığı yönünde bir değerlendirme de yapılabilir. CMK 128/9’da itiraz üzerine de ağır ceza mahkemesinde oybirliğinin aranacağı ve CMK 268/3 c’ye göre ağır ceza mahkemesi kararına itirazda sonraki numaralı ağır ceza mahkemesinin yoksa en yakındaki ağır ceza mahkemesinin bakacağı yönündeki düzenlemeler de akılda tutulmalıdır.

[5] Bu noktada bir de kovuşturma evresinde verilen tedbir kararının esas hükümle birlikte istinafa/temyize tabi olup olmadığı da göz önünde bulundurulmalıdır.

[6] AYM İrfan Gerçek kararında ulaştığı sonuç, kural olarak, başvurucunun tahliye edildiği veya mahkum edildiği hallerde, yani uzun tutuklamadan ötürü bireysel başvuruda verilecek ihlal kararının başvurucunun bireysel hukuki durumunu etkilenmeyeceği hallerle sınırlıdır (para.43). Zira bu pozisyonda bulunan bir başvurucu bakımından tazminat yeterli giderimi sağlayacaktır. Başvurucunun henüz mahkum olmadığı ve fakat tutuklu yargılandığı hallerde ise salıverme imkanı sağlamadığı  için tazminat tek başına yeterli olmayacak, bu nedenle de CMK 141-142 kapsamındaki tazminat davası tüketilmesi gereken bir yol olarak değerlendirilemeyecektir.

[7] Nuray Işık başvurusunun somut özellikleri bu çıkarımı desteklemektedir. Vakada başvurucu el koyulan aracı ve taşınırları bakımından itiraz yolunu kullanmadığı gibi tazminat davası yolunu da kullanmamıştır. Başvurucu sadece bankadaki parası için itiraz yolunu işletmiştir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Başvuruda Kullanılması Zorunlu 2016 Formu – Uyulması Gereken Şekil Şartları

Posted on Updated on

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) yapılacak başvurularda artık çok sıkı şekil şartlarına uyulması gerekiyor. Daha önce 1 Ocak 2014’ten itibaren yürürlüğe giren yeni usul kuralları bu konuda önemli değişiklikler getirmişti. 2016 başından itibaren ise kullanılması zorunlu başvuru dilekçesinin formatı güncellendi ve yeni koşullar getirildi.

Bu başvuru formunun kullanılması zorunlu. Bu Form dışında bir başka formatta hazırlanan dilekçeler kabuledilmediği gibi formun eksik ya da hatalı doldurulması da başvurunun derhal reddedilmesiyle sonuçlanmakta.

Bu kapsamda, başvuru dilekçesi son derece basit ve öz bilgi içerecek şekilde hazırlanmalı, gerekli bilgiler Formun ilgili yerlerine işlenmeli. Zaten Yeni Başvuru Formu, bu açıklamaların yapılmasını kolaylaştırmak üzere hazırlanmış. Olaylar kısmı için 3 sayfalık, hukuki iddialar için 2 (2014 formunda bu kısım için 1 sayfa ayrılmıştı) ve iç hukuk yollarının tüketilmesine-altı aylık hak düşümü süresine riayet edildiğine ilişkin bilanço (yani Sözleşmenin 35. maddesinin 1. fıkrasında aranan koşullar) için yine 1 sayfa ayrılmış. Yine küçük bir kısımda, eğer somut uyuşmazlıkta söz konusu ise, kullanılmayan iç hukuk yollarına ve kullanılmama gerekçesine dair açıklama eklenmeli. Formda ayrıca, aynı konuda bir başka uluslararası çözüm merciine başvuru yapılıp yapılmadığına dair bilgilerin açıklanacağı bir bölüm de yer alıyor.

2016 Formunun getirdiği yeni özellikler arasında başvuru yapma yetkisine ilişkin kapsamlı düzenlemeler bulunmakta. Formun ilgili yerinde hem başvurucunun hem de varsa avukatının birlikte imzası aranıyor. Özellikle başvurucuların belirlenmesi yönünde ayrıntılı kategorilere yer verilmiş. Tüzel kişilerin başvurusu bakımından özellikle temsilcinin bilgilerine ve yetkisinin sahihliğini sağlamak üzere önemli değişiklik yapılmış. Nihayet, başvurucunun/avukatının eklemek isteyebileceği hususlar için de küçük bir bölüm 2016 Formuna eklenmiş.

Ana Başvuru Formuna ek olarak, eğer istenirse ve gerekli addedilirse, olayları ve hukuki argümanları içeren max. 20 sayfalık açıklamalar ayrı bir metin şeklinde eklenebilir. Bu ek açıklamaların da başta paragraf numarası verilmesi ve olgular ile ihlal iddiaları gibi başlıkların ayrıştırılması olmak üzere sıkı şekil kurallarına tabi olduğunu hatırlatalım.

Gerek kamusal makamların tasarrufları, gerekse de iç hukuk yollarının tüketilmesine ilişkin bütün belgeler dilekçeye eklenecek. Belgeler tarih sırasına göre hazırlanıp dizi pusulasına bağlanacak (Kural 47/3.2). Ayrıca 2016 Formuyla gelen yeniliklerden biri olarak, hangi belgenin hangi sayfada geçtiği Formda işaretlenecek. Elbette, Formda yer verilen bütün belgelerin ve ulusal mahkeme kararlarının birer fotokopisi ek olarak sunulmalı.

Başvuru dilekçesi öyle özenli hazırlanmalı ki AİHM başka hiçbir belgeye bakmaksızın başvurunun nitelik ve kapsamını değerlendirebilmeli (Kural 47/2 (a)).

İstisnaları olmakla birlikte (Kural 47/5-1 a-c), bu koşullara uygun olmayan bir dilekçe hiçbir şekilde işleme konulmayacak. Başvuruda aranan 6 aylık hak düşümü süresinin kesilmesi bakımından bu koşullara uygun bir dilekçe şart. Bu koşulları karşılamayan dilekçe, usulüne uygun bir başvuru niteliğinde sayılmayacağından 6 aylık (bu süre henüz 4 aya düşmedi) hak düşümü süresi işlemeye devam edecek ( Kural 47/6).

Bu koşullara uygun bir başvuru, şikayetin Mahkemece incelenebilmesi için şart. Ama bir başvurunun bu koşullara uygun yapılması, kabuledilebilir bulunduğu/bulunacağı anlamına gelmemektedir.

AİHM’e geçerli başvuru yapılabilmesi için aranan bu sıkı şekil şartları ulusal mahkemeler önündeki dilekçe hazırlanması ve sunulmasından farklı nitelikte olduğundan, uygulayıcıların başvuru dilekçelerini oldukça özenli hazırlamasını gerektiriyor.

Form Adobe’nin güncel programıyla açılabiliyor ve doldurulabiliyor. Formun açılması zaman alabiliyor.

AİHM  başvurularında kullanılması zorunlu 2016 Formu: application-form-tur-2016

OHAL KHK’LERİ ve İDARİ YARGI

Posted on Updated on

DANIŞTAYIN VE BAZI İDARE MAHKEMELERİNİN OLAĞANÜSTÜ HAL KANUN HÜKMÜNDE KARARNAMELERİNE EKLİ LİSTELERLE YAPILAN KAMU GÖREVİNDEN ÇIKARTMA TASARRUFUNUN İDARİ YARGI DENETİMİNE TABİ OLUP OLMADIĞI HUSUSUNDA EMSAL OLABİLECEK FARKLI KARARLARI

Bilindiği üzere, OHAL ilanından sonra “Milli güvenliğe tehdit oluşturduğu tespit edilen terör örgütlerine aidiyeti, iltisakı veya irtibatı” olduğu düşünülen kamu görevlileri, ya 667 sayılı OHAL KHK’sinin ilgili makamlara verdiği yetkiye istinaden çalıştığı kurum tarafından yapılan işlemle ya da 668, 669, 670 ve 672 sayılı OHAL KHK’lerine ekli listelerle direkt olarak kamu görevinden çıkartılmıştır.

Bu noktada bu çıkarma işlemlerinin yargısal denetim yolunun belirlenmesi meselesi ortaya çıkmıştır. Genel kabul edilen görüşe göre, 667 sayılı OHAL KHK’nin verdiği yetki uyarınca kamu hizmetinden idari işlemle çıkartılan kişilerin, ilgili mevzuata göre idari yargı yolunu kullanabileceği kabul edilmektedir. Zira yetkili makam tarafından yapılan kamu hizmetinden çıkarma işlemi icrai ve hukuki sonuçlar doğuran idari nitelikte birel/bireysel işlemdir.

Ancak 668, 669, 670, 672 ve 675 sayılı OHAL KHK’lerine ek listelerle yapılan kamu hizmetinden çıkarma işleminin hangi yolla yargısal denetiminin yapılacağı belirsizdir. Buradaki sorun KHK’lerin hukuki niteliğinden kaynaklanmaktadır. KHK’ler yapısal bakımdan yürütme organı işlemi, işlevsel bakımdan ise yasama organı işlemi olarak tanımlanmakta olup en genel olarak yürütmenin düzenleyici işlemi olduğunu söylemek mümkündür. Bu nedenle, KHK’lerin iptal davasına konu olabilecek icrai birel/bireysel işlem içerip içermedikleri tartışmalıdır.

Danıştay’ın bu mesele hakkında birbiriyle çelişen iki farklı görüşü varmış gibi gözükmektedir.

İlk yaklaşımda Danıştay kanun veya kanun hükmünde kararnamelerle bireylerin hukuki durumunda doğrudan değişiklik yapmaya yönelik olarak getirilen düzenlemelerin hukuki sonuç doğurabilmesi için örtülü de olsa icari tasarrufların, yani idari işlemlerin bulunduğu ve bu işlemlerin yargısal denetime tabi tutulması gerektiğine karar vermektedir. Bu yaklaşımda iptal davasına neden olan birel işlemin dayanağının kanun veya olağan dönem KHK’si ya da olağanüstü dönem KHK’si olması bir farklılık yaratmayacaktır.

Gerçekten de Danıştay 2. Daire, 652 sayılı KHK’ye (olağan dönem) 14/03/2014 tarih ve 28941 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 6528 sayılı Kanunun 25. Maddesiyle eklenen hüküm uyarınca görev süresi ders yılı bitimi itibariyle başka bir işlem gerek kalmaksızın otomatik olarak sona eren okul müdürünün açtığı iptal davasını reddeden Trabzon İdare Mahkemesinin 11/09/2014 tarih ve E.2014/1191, K.2014/1090 sayılı kararı bozmuştur. Hukuki incelemesini “davacının yöneticilik görevinin sona erdirilmesine yönelik bir işlemin var olup olmadığı” hususuna odaklayan Danıştay, kanun hükümlerinin icrası yürütme ve idare tarafından gerekli işlemlerin yapılmasının zorunlu olduğun tespit etmiştir. Buradan hareket eden Danıştay “davacının yöneticilik görevinin, 6528 sayılı Yasa’nın 25. Maddesinin icrası amacıyla sona erdirildiği, söz konusu uygulamanın, Milli Eğitim Bakanlığınca fiili olarak yerine getirilen bir ‘icrai “işlem’ olduğu sonucuna” ulaşmıştır. Görüldüğü üzere söz konusu olayda, Milli Eğitim Bakanlığının açık bir hukuki tasarrufu gözükmüyor olsa da, Danıştay ilgili KHK hükmünün uygulanması ve sonuç doğurabilmesi için konuyla ilgili idari makam olan Bakanlığın örtülü veya fiili de olsa bir işleminin bulunduğu kanaatine varmıştır (Danıştay 2. Daire, E.2014/8861, K.2015/1735, T.24/02/2015). Danıştay 2. Dairesinin anılan kararının metnine hemen aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz:

danistay-2-daire-e-2014-8861

İkinci yaklaşımda ise, kanun hükmünde kararnamelerle bireylerin hukuki durumunda doğrudan değişiklik yapan düzenlemelerin iptal davasına konu olamayacağına değerlendirmesi yapılmaktadır. Nitekim Danıştay 5. Dairesi, Nisan 2016’da verdiği çok yeni bir kararında 662 sayılı KHK uyarınca şube müdürü görevinden alınmış sayılan davacının açtığı iptal davasında hakkında idarece kurulmuş ve idari davaya konu olabilecek bir işlemin varlığından söz edilemeyeceğine karar vermiştir. 5. Dairenin bu sonuca ulaşmasında ilgili KHK’de atama yapma veya başka yönde işlem tesis etme konusunda İdareye herhangi bir imkan tanınmaması etkili olmuştur  (E.2014/1845, K.2016/1931, T.04/04/2016). Danıştay 5. Dairesinin anılan kararının metnine hemen aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz:

danistay-5-daire-2014-1845

Danıştay 5. Dairesinin anılan kararıyla ilgili şu notun eklenmesi gerekir: Danıştay Başkanlık Kurulu, 01/08/2016 tarih ve 29788 sayılı Resmi Gazetede (2. Mükerrer) yayımlanan 2016/32 sayılı kararla, 20/01/2016 tarih ve 29599 sayılı Resmi Gazetede (Mükerrer) yayımlanan Danıştay’ın Dava Daireleri Arasındaki işbölümünü belirleyen 15/01/2016 tarih ve 2016/1 sayılı kararını değiştirmiştir. Bu değişiklik uyarınca, “Bakanlar Kurulu ile ilan edilen olağanüstü hale ilişkin olarak çıkartılan Olağanüstü Hal Kapsamında Alınan Tedbirlere İlişkin Kanun Hükmünde Kararnamelerden kaynaklanan davaları ve temyiz başvurularını çözümlemek” görevi Danıştay 5. Daireye verilmiştir.

672 sayılı OHAL KHK’siyle kamu hizmetinden çıkartılan bir kişinin açtığı iptal davasında Trabzon İdare Mahkemesi, herhangi bir atıf yapmaksızın Danıştay 5. Dairesiyle aynı yaklaşımı benimsemiş ve OHAL KHK’lerinde listelerle kamu görevinden çıkartılan kişilerin iptal davası açamayacağına hükmetmiştir. Trabzon İdare Mahkemesi,

“Olayımızda; öğretmen olarak kamu görevi ifa eden davacı, 01/09/2016 tarihli ve 29818 (Mükerrer) sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 672 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Kamu Personeline İlişkin Alınan Tedbirlere Dair Kanun Hükmünde Kararname’nin “Kamu Personellerine İlişkin Tedbirler” başlıklı 2.maddesinin 1.fıkrası uyarınca kamu görevinden hiçbir işleme gerek kalmaksızın çıkarılmıştır. Bu nedenle, anılan KHK ile kamu görevinden çıkarılan davacı hakkında, davalı idarece tesis edilmiş idari davaya konu olabilecek bir işlemin varlığından söz edilmesine olanak bulunmamaktadır

Bu durumda, 672 sayılı KHK hükmü uyarınca kamu görevinden çıkarılan davacı hakkında KHK dışında başka bir idari işlem de olmadığından ve mahkememizin KHK’nın hukuki denetimini yapma yetkisi bulunmadığından, açılan bu davanın mahkememizce incelenme olanağı bulunmamaktadır.”

ifadelerine yer vermiştir (E.2016/1113, K. 2016/1046, T.08/09/2016). Trabzon İdare Mahkemesinin anılan kararına hemen aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz:

trabzon-im-e-2016-1113

Türkiye’nin farklı bölgelerindeki diğer idare mahkemeleri de aynı yaklaşımı benimsemekte ve davaları yürütülebilir idari işlem olmadığı gerekçesiyle incelenmeksizin reddetmektedirler. Örneğin İstanbul 5. İdare Mahkemesi,

“…dava konusu edilen idari işlemin idari davaya konu olabilecek nitelik arz etmesi zorunlu olup yasama işlemi hükmünde olan kanun hükmünde kararnamelerin idari davaya konu edilemeyeceği tartışmasızdır.

Bu durumda; meslekten çıkartılan kamu görevlilerine ilişkin olan ve davacının isminin de yer aldığı 672 sayılı KHK’nın eki (1) sayılı listesinin yukarıda anılan mevzuat hükümleri kapsamında idari davaya konu olabilecek bir işlem olarak değerlendirilmesi mümkün olmadığından davanın esasının incelenmesine olanak bulunmamaktadır.” (E.2016/1982, K.2016/1740, T.08/11/2016). İstanbul 5. İdare Mahkemesinin kararına hemen aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz:

istanbul-5-im-e-2016-1982

Ankara 11. İdare Mahkemesinin de aynı yönde karar verdiğini görüyoruz. “Kanun Hükmünde Kararnameler, yürütme organının bir işlemi olmakla birlikte, fonksiyonel açıdan kanun niteliğini taşıyan hukuki düzenlemelerdir. Dolayısıyla, idari işlemlere karşı açılan davaların çözümüyle görevli İdari Yargıda, Kanun Hükmünde Kararname hükümlerinin iptali için açılmış bir davanın incelenmesi hukuken olanaksızdır.

Davacı, 672 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 2. maddesi uyarınca kamu görevinden çıkarılmış, söz konusu Kanun Hükmünde Kararname ile kamu görevinden çıkarma konusunda idareye herhangi bir değerlendirme yapma ya da başka yönde işlem tesis etme olanağı tanınmamıştır. Bu nedenle, kanun niteliğini taşıyan hukuki bir düzenleme ile görevine son verilen davacı hakkında, davalı idarece kurulmuş, idari davaya konu olabilecek bir işlemin varlığından söz edilmesine olanak bulunmamaktadır.” (E.2016/3739, K.2016/2598, T.13/10/2016).

Metinde geçen cümlelerden hareketle, Ankara 11. İdare Mahkemesinin Danıştay 5. Dairesinin yukarıda alıntılanan kararını takip ettiğini söylemek mümkün gözükmektedir. Ankara 11. İdare Mahkemesinin kararına buradan ulaşabilirsiniz:

ankara-11-im-672-dava-acilamaz-karari

Nihayet, İzmir 4. İdare Mahkemesinin de aynı yaklaşımı takip ettiğini görüyoruz. Konuya ilişkin kararında İzmir 4. İdare Mahkemesi

“İdari işlemlerin hukuki denetimiyle görevli idari yargı mercilerince, Kanun Hükmünde Kararname hükümlerinin hukuki denetiminin yapılması mümkün olmadığından, bu istemle açılan davaların incelenmesine hukuken imkan bulunmadığı sonucuna varılmaktadır.

Dava konusu olayda, davacının kamu görevinden çıkarılmasına dair davalı idarece tesis edilmiş bir idari işlem olmadığı, kanun niteliği taşıyan düzenleme olan, yukarıda hükümlerine yer verilen 672 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile kamu görevine son verildiği, anılan Kanun Hükmünde Kararnamede bu konuda idareye herhangi bir değerlendirme yapma veyahut başka yönde işlem tesis etme olanağı tanınmadığı anlaşıldığından, ortada idari davaya konu edilebilecek bir idari işlemin mevcut olmadığı davanın incelenmesine hukuken imkan bulunmamaktadır.”

şeklinde hüküm kurarak Danıştay 5. Dairesini izlediğini göstermektedir (E.2016/1484, K.2016/1451, T.03/11/2016). İzmir 4. İdare Mahkemesinin kararının metnine aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz:

izmir-4-im-e-2016-1484

Bu örnekler, bütün idari yargı bölgelerini kapsamaması ve bir bölgedeki bütün mahkemeleri kapsamaması sebebiyle tüketici olduğunu söylemek mümkün olmamakla birlikte,  aslında KHK’lerle kamu görevinden çıkarma tasarrufuna karşı Türk idari yargısının yaklaşımını göstermeye yeterlidir. İdare mahkemeleri, Danıştay 5. Dairenin (E.2014/1845, K.2016/1931, T.04/04/2016) sayılı kararını takip etmekte (açık atıf olmaksızın) ve KHK’lerle bireylerin hukuki durumunda doğrudan değişiklik yapan düzenlemelerin iptal davasına konu olamayacağı görüşünü benimsemektedir. Bu noktada, yukarıda örnek verilen ve KHK’lerle bireylerin hukuki durumunda doğrudan değişiklik yapmaya yönelik olarak getirilen düzenlemelerin hukuki sonuç doğurabilmesi için örtülü de olsa icari tasarrufların bulunduğu ve bunların da yargısal denetime tabi tutulması gerektiği yönündeki Danıştay 2. Dairesinin yaklaşımı  (Danıştay 2. Daire, E.2014/8861, K.2015/1735, T.24/02/2015) hiçbir idare mahkemesi tarafından zikredilmemiştir.

Diğer yandan, KHK’lerle kamu görevinden çıkarma ve bağlı yaptırımları alınmasından kaynaklı direkt nezdinde açılan iptal davalarında Danıştay 5. Daire, görevin idare mahkemelerine ait olduğunu belirtmektedir. Danıştay,

“Bu itibarla, davacının 672 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Kamu Personeline İlişkin Anılan Tedbirlere Dair Kanun Hükmünde Kararname ile kamu görevinden çıkarılmasından kaynaklanan uyuşmazlığın, 2575 sayılı Yasa’nın 24. maddesinde sayılan uyuşmazlıklardan olmadığı anlaşıldığından görüm ve çözümünün 2576 sayılı Yasa’nın 5. maddesi gereğince idari yargıda genel görevli yargı yeri olan idare mahkemesine ait olduğu sonucuna” varmıştır (E.2016/8136, K.2016/4076, T.04/10/2016). Danıştay 5. Dairenin 669 sayılı KHK bakımından da aynı sonuca ulaştığı görülmektedir (E.2016/7983, K.2016/4079, T.04/10/2016). Danıştayın söz konusu kararları resmi sitesinde yayımlanmıştır:

http://danistay.gov.tr/upload/guncelkarar/03_11_2016_012927.pdf

http://danistay.gov.tr/upload/guncelkarar/03_11_2016_012659.pdf

Belirtmek gerekir ki Danıştay 5. Daire bu kararlarında sadece görev yönünde bir değerlendirme yapmakta, KHK’yle ihracın iptal davasına konu olan icrai bir idari işlem olup olmadığı hakkında bir belirlemede bulunmamaktadır.

O kadar ki Danıştay 5. Daire, ihraç edilen bir savcının açtığı iptal davasında 667 sayılı OHAL KHK’sı uyarınca Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun ihraç kararının “disiplin suçu işlenmesi karşılığında uygulanan ve yargı denetimine tabi bir disiplin cezası olan meslekten çıkarma cezası niteliğinde olmadığı dikkate alındığında, 6078 sayılı Kanunun yukarıda yer verilen 33. maddesi’nde yer alan hüküm uyarınca, ilk derece mahkemesi olarak Danıştay’da görülebilecek bir uyuşmazlık bulunmadığından, çözümünde idari yargıda genel görevli yargı yeri olan idare mahkemelerinin görevli olduğu sonucuna” varmıştır (E.2016/8196, K.2016/4066, T.04/10/2016).Danıştayın söz konusu kararı resmi sitesinde yayımlanmıştır:

http://danistay.gov.tr/upload/guncelkarar/03_11_2016_012445.pdf