hak

Sağlık Turizmi-İnsan Hakları Hukuku İlişkisi Üzerine

Posted on Updated on

Türkiye’nin sağlık turizminden aldığı payı arttırmak istediği, Sağlık Bakanlığı bünyesindeki Sağlık Turizmi Daire Başkanlığının bu amaçla çeşitli çalışmalar yaptığı biliniyor. Bu çalışmaların bir sonucu olarak, “Uluslararası Sağlık Turizmi ve Turistin Sağlığı Hakkında Yönetmelik” 13 Temmuz 2017 tarih ve 30123 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Sağlık turizmi hizmeti veren sağlık tesisleri ile aracı kuruluşların, Yönetmelikte öngörülen ayrıntılı yetkinlik standartlarını karşılaması gerekiyor. Bu standartları karşılamayan tesis ve aracı kurumlara yetki belgesi verilmeyeceği gibi daha önceden yetki belgesi alanların belgesi de bir yıllık geçiş döneminin sonunda geçerliliğini kaybedecek.

Yönetmeliğin yayımlanması sağlık turizmi hizmetinin sunulması ve düzenlemesi bakımından önemli olmakla birlikte sağlık turizmi ve turist sağlığının tabi olacağı hukuki rejimin belirlenmesi açısından yeterli değil. Zaten sağlık turizmi çok çeşitli ve farklı hukuk alanlarını ilgilendiren hukuki sorunlar doğurduğundan bunların bir yönetmelikle çözülmesi beklenemez. Ancak sağlık turizmin ortaya çıkardığı sosyal ve hukuki sorunlar henüz kapsamlı hukuki incelemelere konu olmamıştır, literatürde bu konuda büyük bir boşluk bulunmaktadır.

Bu bağlamda sağlık turizmi- insan hakları kesişimi özel önem arz etmektedir. Sağlığın bir kamu hizmetinden ticari faaliyetin konusuna dönüştüğü son yıllarda, sağlık turizminin insan hakları hukuku çerçevesinden tartışılması ve tabi olacağı standartların belirlenmesi gerekmektedir. Bir dizi insan hakkıyla yakından ilişkili olan sağlık turizmi, sağlık hakkıyla da birçok noktada temas etmektedir. Aşağıda linki verilen makalede, genel resim olarak sağlık turizmi-insan hakları ilişkisi ortaya koyulmaya çalışılırken özellikle sağlık turizminin sağlık hakkı kapsamında korunmasının temellendirilmesi denenmekte ve hizmet sağlayan devletteki bireylerin sağlık hakkının bu turizm faaliyetinden olumsuz etkilenmesi olasılığı irdelenmektedir.

SAĞLIK TURİZMİ İNSAN HAKLARI HUKUKU İLİŞKİSİ ÜZERİNE BAŞLANGIÇ NOTLARI

Reklamlar

TÜRK ANAYASA MAHKEMESİ’NİN BİREYSEL BAŞVURULARDA VERDİĞİ GEÇİCİ TEDBİR KARARLARI

Posted on Updated on

Bireysel başvuru usulünün insan haklarını etkili şekilde korumasının önemli hukuki müesseselerinden birisi geçici tedbirlerdir. Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru usulünde de geçici tedbir müessesine yer verilmiştir.

Aşağıdaki Tabloda Anayasa Mahkemesi’nin bireysel başvuru usulü kapsamında vermiş olduğu geçici tedbir kararları taranarak sistematik şekilde özetlenmiştir.

AYM’nin geçici tedbir pratiğinde çok sayıda hukuki sorun bulunduğu gerçeği dikkate alındığında, konuya yaklaşımının açığa kavuşturulmasının önemi artmaktadır.

Aşağıdaki Tablo FSM Üniversitesi Öğretim Görevlisi Buket Abanoz (LLM) tarafından hazırlanmıştır.

AYM GEÇİCİ TEDBİR KARARLARI TABLOSU (Mart 2017)

 

AYM KARARLARININ MÜLKİYET HAKKININ MEVCUDİYETİNİN DAYANAĞI OLARAK ULUSLARARASI HUKUKA AÇIKLIK AÇISINDAN ELEŞTİREL DEĞERLENDİRİLMESİ

Posted on Updated on

Mülkiyet Hakkının Uygulanabilirliğinde ve Malvarlığı Değerinin İspatında Uluslararası Hukuka Açıklık

Mülkiyet hakkı ihlali iddiasıyla Anayasa Mahkemesi (AYM) veya Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önüne gelen davalarda çözümü gereken ilk sorun, ortada başvurucu tarafından talep edilebilir bir malvarlığı değeri olup olmadığıdır. Bilindiği üzere, Anayasa md. 35’de (veya Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Protokol No. 1 Madde 1) yer alan mülkiyet hakkından yararlanabilmek için, talep edilen değerin/nesnenin/alacağın uyuşmazlık tarihinde başvurucunun/malikin malvarlığında bulunması veya bulunacağı yönünde meşru bir beklenti olması gereklidir. Bu meşru beklenti de ulusal hukukta kanun veya yerleşik içtihat gibi yeterli bir hukuki temele dayanmalıdır. Aksi halde “zaman duvarı” engeli nedeniyle mülkiyet hakkı koruması hiç devreye girmeyecek, başvuru konu bakımından (ratione materiae) kabuledilemez bulunacaktır (zaman duvarı kavramı ve içtihatları içeren ayrıntılı bilgi için bkz. H. Burak Gemalmaz, Mülkiyet Hakkı, sf:137-170).

Buna kısaca mülkiyet hakkının uygulanabilirliği sorunu denilmektedir. Dolayısıyla mülkiyet hakkının sunduğu koruma kapsamından yararlanabilmek için öncelikle ulusal hukuka göre bir malvarlığı değerine sahip olmak gereklidir. AYM de önüne gelen bireysel başvurularda bu hususu AİHM kararlarına atıfla net olarak teyit etmiştir (Yeler ve Çelebi Başvurusu, No. 2012/363, 15/04/2014, para.36; Tokay ve Diğerleri Başvurusu, No. 2013/1122, 26/6/2014, para.36).

Durum böyle olmakla birlikte hakkın mevcudiyetinin ya da meşru beklentinin kaynağı açısından ulusal hukuk paradigmasından kurtulmak mümkündür. Kısaca ifade edilirse, hakkın kaynağı olarak uluslararası veya ulusalüstü hukuk referans alınabilir. Bununla kastedilen, mülkiyet hakkının mevcudiyeti veya mülkiyet hakkına yönelik meşru beklentinin kaynağı olarak ulusal hukukun dışında veya ona ek olarak uluslararası hukuka dayanılmasıdır. Buna göre, malvarlığına ilişkin bir talep ulusal hukuka dayanarak temellendirilememesine rağmen veya ulusal hukuk uyarınca uyuşmazlık konusu değer başvurucunun malvarlığında olmamasına rağmen, eğer uluslararası/ulusalüstü hukuk bu konuda yeterli temeli sağlıyorsa, AY md. 35’de düzenlenen mülkiyet hakkı somut uyuşmazlıkta uygulanabilir. Bu tip hallerde başvurucunun malvarlığına ilişkin talebinin ulusal hukuktaki pozisyonu belirleyici önem arz etmeyecektir.

Aşağıda linki verilen çalışmada Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuru usulü çerçevesinde yapılan başvurularda mülkiyet hakkına ilişkin olarak verdiği iki kararın, hakkın uygulanabilirliği meselesi kapsamında uluslararası hukuka açıklık/kapalılık açısından eleştirel değerlendirilmesi yapılmaktadır.

Çalışma Anayasa Mahkemesinin daveti üzerine Anayasa Mahkemesinin 35. Kuruluş Yılı etkinlikleri kapsamında 28 Nisan 2015 tarihinde Anayasa Mahkemesinde sunulan tebliğden yayına hazırlanmış olup Anayasa Yargısı,  Cilt 32/2015, Kasım 2016, sf:379-401’de yayımlanmıştır.

Makaleyi okumak için:

mulkiyet-hakkinin-dayanagi-olarak-uluslararasi-hukuka-aciklik

Mülkiyete El Koyma Kararlarında İtiraz Usulü ve Tazminat Davası Açma Zorunluluğu

Posted on Updated on

Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Açısından

Tedbir Olarak Mülkiyete El Koyma Kararlarında İtiraz Usulü ve Tazminat Davası Açma Zorunluluğu

Doç. Dr. H. Burak GEMALMAZ*

 

I) Tedbir Olarak El Koyma ve Mülkiyet Hakkı

Bilindiği üzere, Türk Ceza Kanunun 55. Maddesi, bir suçtan elde edilen, suçun konusunu oluşturan ya da bir suçun işlenmesiyle bağlantılı maddi menfaatler ile ekonomik kazançların müsadere edileceğini düzenlemektedir. Ceza Muhakemesi Kanununun (CMK) bazı hükümleri de bir tedbir olarak mülkiyete el atmalara ilişkin düzenlemelere yer vermiştir. Örneğin, CMK’nın 123. Maddesi, eşya veya kazancın muhafaza altına alınmasına ve bunlara el konulmasına imkan vermektedir. CMK’nın 128. Maddesi ise, taşınmazlar ile hak ve alacaklara el koyma düzenlemesini içermektedir.  Yine CMK’nın 127. Maddesi ile 128. maddesinin 9. fıkrası, el koyma kararının usulünü düzenlemektedir. 15 Ağustos 2016 tarih ve 674 sayılı Olağanüstü Hal Kanunun Hükmünde Kararnamesinin 13. Maddesiyle CMK’nın 128. maddesinin 9. fıkrasına eklemeler yapıldığını ve bir 10. fıkranın eklendiğini de hatırlatabiliriz.

Türk hukuk pratiğinde sıklıkla uygulanan bu tedbirler, başta mülkiyet hakkı olmak üzere Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde yer verilen çok sayıda hakkı etkilemektedir. Bu nedenle, malvarlığı değerlerine koruma tedbirleri kapsamında el konulan kişiler, sıklıkla gerek Anayasa Mahkemesi (AYM) bireysel başvurusu usulünü gerekse de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) bireysel başvuru usulünü kullanmaktadırlar. AİHM’in bir tedbir olarak el konulan veya bir yaptırım olarak müsadere edilen malvarlığı değerlerine ilişkin oldukça kapsamlı bir içtihadi birikimi bulunmaktadır.[1]

El koyma ve müsaderelerin mülkiyet hakkını ihlal etmemesi için AİHM bazı standartlar geliştirmiştir. Buna göre dikkate alınması gereken en önemli ilke, ölçülülük/orantılılık ilkesidir. Bir uyuşmazlıkta söz konusu olan el koyma tedbirinin ve/veya müsadere yaptırımının ölçülü olup olmadığını belirleyen faktörler arasında usuli güvenceler, başvurucunun özeni-işlendiği işlenen suçun ağırlığı ve tedbirin süresi başta gelmektedir. Bu tip davalarda malikin özeni, ulusal hukukta özellikle ulusal yargı organları tarafından sağlanan usuli güvencelerle birlikte ele alınmaktadır. Eğer yeterli usuli güvence yok ise, malikin özensizliği belirleyici olmayabilir. Bu noktada işlendiği iddia edilen veya işlenmesinde farkında olunmadan rol oynanan suçun ağırlığı, dikkate alınması gereken bir faktördür. Kabahat niteliğindeki fiillerde veya özü itibariyle suç olmayıp usuli gereklerin yerine getirilmemesinden kaynaklanan müdahalelerde malikin özensizliği ikinci planda kalabilecekken, örneğin büyük miktarda uyuşturucunun söz konusu olduğu ağır ve örgütlü suçlarda suçun işlenmesinde doğrudan bir rolü olmasa bile malikin özensizliği ön plana çıkabilir.[2]

 

II) El Koyma Tedbirinde İç Hukuk/Kanun Yolunun Tüketilmesi Gereği: İtiraz Yolu

Ancak, AYM veya AİHM’e bireysel başvuru yolu ikincil nitelikte bir başvuru yoludur. Bu nedenle bireysel başvuru yollarını kullanmadan önce bir çözüm üretmeye yeterli nitelikte etkili iç hukuk yollarını/kanun yollarını tüketmek gerekmektedir. Aksi halde başvuru iç hukuk/kanun yollarının tüketilmemesi gerekçesiyle kabuledilemez bulunmaktadır.

Mülkiyete el koyma tedbirleri bakımından bireysel başvurunun hangi aşamada ve nasıl kullanılacağı hususunda uygulamada ciddi belirsizlik bulunmakta; Türk hukuk pratiğinde sıklıkla başvurulan bir tedbir olmasına rağmen kişiler hatalı hukuk yollarını tercih ederek veya zamanlama hatası yaparak ciddi hak kaybına uğramaktadır. Zira olağan hukuk/kanun yollarında yapılan usuli hatalardan kaynaklanan hak kayıplarının külfeti başvurucunun üzerindedir. Bu nedenle AYM’nin konuya ilişkin içtihadının takip edilmesi büyük önem taşımaktadır. Hatırlatmak gerekir ki, AİHM’e başvuru yapabilmek için, kural olarak, AYM bireysel başvuru usulünün tüketilmesi gerekmektedir.

AYM çok yakın tarihli Nuray Işık kararında (No.2014/7561, T.28/09//2016) bu meseleyi aydınlatmıştır. AYM’ye göre, el koyma kararları itiraza tabidirler. İster soruşturma evresinde isterse de kovuşturma evresinde olsun, el koyma kararına itiraz edilmesi ve itirazın reddedilmesi, bireysel başvuru usulünün kullanılabilmesi için zorunluluktur. Zira CMK 267 (1) uyarınca hakim kararları ile kanunun gösterdiği hallerde mahkeme kararlarına karşı itiraz yoluna gidilebilmektedir (Nuray Işık Başvurusu, para.57). Dolayısıyla başvurucuların el konulan eşyaları hakkında verilen tedbir kararlarına karşı olağan bir kanun yolu olan itiraz yolunu tüketmesi gerekmektedir.[3]

AYM’nin kovuşturma evresine ilişkin saptaması kısmi bir sorunu barındırmaktadır. Şöyle ki, kovuşturma evresinde el koyma tedbirine karar verildiğinde, CMK’da bu karara karşı itiraz edilebileceğine ilişkin açıklık bulunmamaktadır. Kısmen CMK 128. Maddede taşınmazlar ile alacaklar ve haklar bakımından, CMK 131. maddede de el konulan eşyanın iadesi bakımından hem soruşturma hem de kovuşturma evreleri açıkça zikredilmiş; ancak bu maddeler uyarınca kovuşturma evresinde alınan bir tedbirin itiraz usulü açık şekilde düzenlenmemiştir. Dolayısıyla kovuşturma evresinde mahkeme tarafından verilen tedbir kararının, itirazı mümkün olmayan bir ara karar özelliği gösterdiği düşünülebilir.[4] Eğer böyle değerlendirilirse, AYM kararının sonraki aşamalarında benimsediği sistem uyarınca, itiraz edilmeden direkt tazminat davası yoluna gidilmelidir.[5] Ancak tekrar not edelim ki, AYM kararını el koyma tedbirleri için itiraz usulünü soruşturma ve kovuşturma evreleri bakımından aynı şekilde geçerli gördüğü izlenimi verecek şekilde kaleme almıştır.

Bu konuda hemen aşağıdaki değerlendirmelere de bakılmasında fayda bulunmaktadır.

 

III) El Koyma Tedbirinde İç Hukuk/Kanun Yolunun Tüketilmesi Gereği: Tazminat Davası Yolu

Diğer yandan, el koyma kararlarına karşı itiraz usulü tek başına iç hukuk yollarının tüketilmesi koşulunun karşılanmasına yetmemektedir. AYM’nin kararı kurgulama biçiminden, itiraz usulünün kullanılmış olmasının zorunlu ama yeterli olmadığı sonucu çıkmaktadır. (Nuray Işık Başvurusu, para. 58-60). Gerçekten de el koyma kararına itirazın reddedilmesi veya kısmen reddedilip kısmen kabul edilmesinden sonra başvurucuların CMK’nın 141 ve 142. maddelerinde düzenlenen tazminat yolunu tüketmesi gerekmektedir.

CMK’nın 141 (1-j)’de eşyasına veya diğer malvarlığı değerlerine koşulları oluşmadığı halde el koyulan veya korunması için gerekli tedbirler alınmayan ya da eşyası veya diğer malvarlığı değerleri amaç dışı kullanılan veya zamanında geri verilmeyen kişilerin maddi ve manevi her türlü zararının Devletçe karşılanacağını hüküm altına almıştır. Bilindiği üzere, CMK 141, genel olarak koruma tedbirlerinin haksız kullanılmasından ötürü Devletin tazminat sorumluluğunu düzenlemektedir.

CMK’nın tazminat isteminin koşulları başlıklı 142. maddesi, karar veya hükümlerin kesinleştiğinin ilgilisine tebliğinden itibaren üç ay ve her halde karar veya hükümlerin kesinleşme tarihini izleyen bir yıl içinde tazminat isteminde bulunulabilir hükmünü amirdir.

Bu hükümden hareket eden Yargıtay koruma tedbirlerinden olan el koymanın hukuka aykırılığı iddiasıyla tazminat istemine dair çok sayıda karar üretmiştir. Örneğin Yargıtay 12. Ceza Dairesinin E.2013/8830, K.2013/18335 sayılı ilamı (T.04 /07/2013) şöyledir:

“Davacının davasının dayanağını teşkil eden…Cumhuriyet Başsavcılığının… soruşturma sayılı ek kovuşturmaya yer olmadığına dair karar ile neticelendirilen hazırlık soruşturması sırasında davacıya ait araca ve araçta bulunan çaya suç konusu olduğu iddiasıyla31/12/2007 tarihinde el konulduğu, bilahare 1/2/2008 tarihinde aracın davacıya iade edildiği ve davacı hakkında 10/4/2008 tarihinde ek kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildiği, aracın üzerinde bulunan çaylarla ilgili soruşturmanın sürdürülerek çayın sahipleri olan … ve …hakkında müsadere talebiyle … Asliye Ceza Mahkemesine ceza davasının açıldığı, davacının el konulan aracıyla suç konusu olduğu iddia edilen çaylar arasındaki hukuki bağın bu suretle ilişkilendirilemediği, davacının haksız yere el konulan aracıyla ilgili tazminat davası açabileceği ve CMK’nın 141/1-j maddesindeki tazminatın yasal şartların oluştuğu kabul edildiğinden tebliğnamedeki görüşe iştirak edilmemiştir.”

 

Yargıtay 12 Ceza Dairesinin yine 2013 yılında verdiği bir başka kararında da benzer mülahazalara yer verildiği görülmektedir (E.2013/14435, K.2013/21106, T. 23/09/2013). Yargıtay:

“Davacıların yargılandığı …. Asliye Ceza Mahkemesinde müdafiliklerini yapan … tarafından, elkonulan … plakalı aracın kasko değerinin yarısı olan 36.000 TL teminatın 29/9/2005 tarihinde yatırılması üzerine aracın iadesinin sağlandığı ve bu teminatın aynı şekilde Av. …. tarafından 10/11/2010 tarihinde iade alındığı anlaşılmakla, tazminat istemine dayanak 5271 sayılı [Kanun’un] 141/1-j maddesinde ‘eşyasına veya diğer malvarlığı değerlerine, koşulları oluşmadığı halde elkonulan veya korunması için gerekli tedbirler alınmayan yada eşyası veya diğer malvarlığı değerleri amaç dışı kullanılan veya zamanında geri verilmeyen kişilerin maddî ve manevî her türlü zararlarını Devletten isteyebilecekleri’ hükmü dikkate alındığında, davacılar hakkında …. Asliye Ceza Mahkemesinin 2006/139 esas, 2006/460 karar sayılı ceza dava dosyasında yapılan yargılama sonunda sanıkların (davacıların) beraatine hükmedilerek elkonulan araç ve teminatın iadesine karar verildiği ve temyiz üzerine hükmün Yargıtay 7. Ceza Dairesinin 28/6/2010 tarihli ilamı ile onanarak kesinleşme tarihine kadar, elkonulan … plakalı aracın iadesi için 29/9/2005 tarihinde yatırılan ve 10/11/2010 tarihinde sanıkların (davacılar) müdafileri aracılığı ile geri alınan 36.000 TL teminat bedelinin yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede iadesinin sağlanamamış olması karşısında, koruma tedbirleri nedeniyle tazminat verilmesine ilişkin 5271 sayılı [Kanun’un] 141/1-j ve devamı maddelerinde belirtilen koşulların davacılar yönünden gerçekleştiğinin kabulü gerektiği, bu nedenle bu yöne ilişkin olarak uğranıldığı iddia edilen maddi zararla ilgili olarak, teminatın davacılardan hangisinin nam ve hesabına yatırılıp (ödendiği) ve iade alındığı tespit edilerek bu kişiye (davacıya) teminatın yatırıldığı tarihten iade edildiği (geri ödendiği) tarihe kadar sadece işlemiş olan yasal faizin ödenmesine karar verilmesi yerine, yazılı gerekçe ile davanın yatırılan teminata ilişkin olarak talep edilen yasal faiz bedeli yönünden de reddine karar verilmesi Kanun’a aykırı olup, .. hükmün … BOZULMASINA … karar verildi.”

 

Nihayet Yargıtay 12. Ceza Dairesinin 14/12/2015 tarih ve E.2014/19906, K.2015/19237 sayılı ilamı meseleyi iyice netleştirmektedir:

“… 5271 sayılı [Kanun’un] ‘Tazminat istemi’ başlıklı 141. maddesi incelendiğinde, bir kısım tazminat nedenleri konusunda karar verilmesi için, davanın esasıyla ilgili bir kararın verilmesi zorunluluğunun bulunmadığı dolayısıyla bu nedenlere dayalı istemlerde, davanın sonuçlanmasına gerek bulunmadığı açıkça anlaşılmaktadır.

Örneğin, … hakkındaki arama kararı ölçüsüz bir şekilde gerçekleştirilen kişilerin tazminat istemleri konusunda, asıl davada hüküm verilmesini veya verilen hükmün kesinleşmesini beklemeye gerek bulunmamaktadır…”

Anayasa Mahkemesinin kararında bizzat bu alıntılarla yer verdiği Yargıtay kararları, devam eden yargılamalarda el koymaların hukuksuzluğu sebebiyle tazminata hükmedilebildiğine işaret etmektedir. AYM’ye göre CMK’nın 141. maddesinde düzenlenen yol, bir yandan başvurucunun maruz kaldığı el koyma işleminin hukuka aykırılığının tespitine, diğer yandan da uğradığı zararın tazminine imkan sağladığından, makul başarı şansı içeren erişilebilir ve elverişli bir hukuk yoludur.

Gerçi AYM’nin son alıntıladığı Yargıtay 12. Ceza Dairesi kararı tutuklamaya ilişkindir. Ancak Yargıtay bu kararında genel olarak koruma tedbirlerinin hukuka uygunluk rejimine ve tazminat rejimine ilişkin önemli ve uzun belirlemelerde bulunmuştur. Bu nedenle, anılan Yargıtay kararının sadece tutuklama değil her türlü koruma tedbiri için geçerli bir içtihat niteliğinde olduğu söylenebilir. Zaten AYM mülkiyete el koyma tipi koruma tedbirine dair Nuray Işık kararında Yargıtay kararının genel belirleme içeren kısmını kısaltarak aktarmaktadır.

Nitekim AYM uzun tutukluluk söz konusu olduğunda Devletin insan hakları sorumluluğuna ilişkin içtihadını aynı doğrultuda ve kendisiyle tutarlı olarak değiştirmiştir. Çok yeni verdiği İrfan Gerçek kararında AYM, aralarında hemen yukarıda zikredilen E.2014/19906, K.2015/19237 sayılı ilamın da yer aldığı çok sayıda Yargıtay 12. Ceza Dairesi kararına atıfla, CMK 141 ve 142’de öngörülen tazminat davasının etkili ve ulaşılabilir bir hukuk yolu olduğuna karar vererek, başvuruyu kanun yollarının tüketilmemesi sebebiyle kabuledilemez bulmuştur (No.2014/6500, T.29/09/2016, para.21-27, 41-44).[6] Böylelikle AYM, bu konudaki önceki içtihadından da dönmüştür (para.38-41).

AYM’nin itiraz usulünün kullanıldıktan sonra tazminat davası yoluna da gidilmiş olmasını araması bir açıdan sorunlu görülebilir. Zira CMK’nın tazminat isteminin koşulları başlıklı 142. maddesi, tazminat davası açılmasının koşulu olarak tedbire itiraz edilmesini aramamaktadır. CMK 142 sadece tedbir karar veya hükümlerinin kesinleşmesini dava açılması için yeterli görmektedir. Bir tedbir kararı, itirazın reddi veya kısmi kabulüyle kesinleşebileceği gibi, 7 günlük itiraz süresinin geçmesinden sonra da kesinleşebilir. Dolayısıyla, malvarlığı değerine el koyulan kişi, itiraz yoluna gitmese dahi tazminat davası açabilir. Buna göre, AYM’nin el koyma tedbirlerinde itiraz yolu ve tazminat davası yolunu birlikte arıyor gibi kurgulaması yerinde olmamıştır. AYM’nin Nuray Işık kararını, itiraz usulü kullanılmış olsun olmasın tazminat davasının açılması gerektiği şekilde anlamak ve yorumlamak gerekmektedir.[7]

Ayrıca bazı tedbir kararlarının asıl hükümle birlikte istinaf ve/veya temyiz başvurusuna konu olabileceğini de hatırda tutmak gerekir. AYM’nin Nuray Işık kararında bu açıdan herhangi bir değerlendirme veya belirleme bulunmamaktadır. Üstelik, CMK’nın tazminat davası imkanını düzenleyen 142. Maddesi, sadece kararların değil hükümlerin de kesinleşmesini müteakip söz konusu davanın açılabileceğini düzenlemektedir. Buna göre, kişiler ister tedbir kararının kesinleşmesinden sonra, isterlerse de davanın esasına dair hüküm (ve dolayısıyla tedbir) kesinleştikten sonra tazminat davası açabilirler. AYM kararından bu hususlar hakkında bir çıkarımda bulunmak mümkün değildir.

Ancak AYM kararındaki bu tip problemli hususları sonraki kararlarında açımlayana dek, el koyma vb. tedbirler söz konusu olduğunda, önce bu kararlara itiraz usulü tamamlanmalı ve sonrasında da tebliğden itibaren 3 ay (tebliğ veya başka türlü öğrenme yoksa tedbir kararının kesinleşmesinden itibaren 1 yıl) içerisinde CMK 141-142’nin öngördüğü dava açılmalıdır. Ancak bu davanın reddinden/kısmi kabulünden sonra Anayasa Mahkemesi-AİHM bireysel başvuru yolları kullanılabilir. Etkili ve erişilebilir olduğu benimsenen bu hukuk yolu kullanılmadan yapılan bireysel başvurular reddedilecektir.

O kadar ki, özellikle taşıtlara el konulmasından (CMK 128) ötürü kolluk görevlerinin kusuru nedeniyle idari yargıda İçişleri Bakanlığına karşı tam yargı davası açılması, AYM’ye göre etkili bir giderim imkanı sağlayan hukuk yolu olarak değerlendirilemez. Başvurucular itirazlarının reddi kararının tebliği ya da aracın iadesinden sonra CMK 141 çerçevesinde tazminat talebinde bulunmalıdır (Mehmet Ali Aslan Başvurusu, No.2013/2429, T.30/03/2016).

AYM’nin el koyma tipi tedbir kararlarında tüketilmesi gereken kanun yollarına dair bu kararı, şirketlere CMK 133 uyarınca kayyım atanması tedbiri bakımından da geçerli olacaktır. Hatta CMK’da öngörülen bütün koruma tedbirlerinin, somut olay şartları ihmal edilmemek kaydıyla, AYM tarafından aynı yaklaşımla değerlendirileceği söylenebilir.

* İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi. Yazar, değerlendirmeleri için İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Usul Hukuku ABD öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Selman Dursun’a teşekkür eder.

[1] El koyma ve müsadereye ilişkin AİHM kararları hakkında ayrıntılı değerlendirme için bkz. H. Burak Gemalmaz, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde Mülkiyet Hakkı, Beta Yay., 2009, sf:495-499.

[2] H. Burak Gemalmaz, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde Mülkiyet Hakkı, Beta Yay., 2009, sf:551, 568-569, 609-610.

[3] Bu itiraz yolu, verilen tedbir kararının tabi olduğu mevzuata göre değişkenlik gösterebilir. Doğru usulü izleme yükümlülüğü ilgili hak sahiplerinin üzerindedir.

[4]   Bu genel yorumun aksine itiraz usulünün var olduğu gösterildiği için genel itiraz prosedürü önünde hiçbir engel bulunmadığı yönünde bir değerlendirme de yapılabilir. CMK 128/9’da itiraz üzerine de ağır ceza mahkemesinde oybirliğinin aranacağı ve CMK 268/3 c’ye göre ağır ceza mahkemesi kararına itirazda sonraki numaralı ağır ceza mahkemesinin yoksa en yakındaki ağır ceza mahkemesinin bakacağı yönündeki düzenlemeler de akılda tutulmalıdır.

[5] Bu noktada bir de kovuşturma evresinde verilen tedbir kararının esas hükümle birlikte istinafa/temyize tabi olup olmadığı da göz önünde bulundurulmalıdır.

[6] AYM İrfan Gerçek kararında ulaştığı sonuç, kural olarak, başvurucunun tahliye edildiği veya mahkum edildiği hallerde, yani uzun tutuklamadan ötürü bireysel başvuruda verilecek ihlal kararının başvurucunun bireysel hukuki durumunu etkilenmeyeceği hallerle sınırlıdır (para.43). Zira bu pozisyonda bulunan bir başvurucu bakımından tazminat yeterli giderimi sağlayacaktır. Başvurucunun henüz mahkum olmadığı ve fakat tutuklu yargılandığı hallerde ise salıverme imkanı sağlamadığı  için tazminat tek başına yeterli olmayacak, bu nedenle de CMK 141-142 kapsamındaki tazminat davası tüketilmesi gereken bir yol olarak değerlendirilemeyecektir.

[7] Nuray Işık başvurusunun somut özellikleri bu çıkarımı desteklemektedir. Vakada başvurucu el koyulan aracı ve taşınırları bakımından itiraz yolunu kullanmadığı gibi tazminat davası yolunu da kullanmamıştır. Başvurucu sadece bankadaki parası için itiraz yolunu işletmiştir.

Olağanüstü Rejimde Haklar

Posted on Updated on

İnsan Hakları Listesinin Olağanüstü Rejim Açısından Sınıflanması

Prof. Dr. Mehmet Semih Gemalmaz, Ulusalüstü İnsan Hakları Hukukunun Genel Teorisine Giriş – Cilt II, 8. Baskı, Legal Yay., İstanbul, 2012, sf:688-691.

1-) Sapma Rejimi Önlemlerinin Haklar Üzerindeki Etkisi

Bilindiği üzere, UİHH belgelerinin bir bölümünde de olağanüstü rejimler ta­nın­mıştır. Başka deyişle, bu belgeler de olağan-olağanüstü rejim ikiciliğini kurumsal­laştır­mıştır. Bunun kaçınılmaz sonucu haklar üzerinde bazı kayıtlamalara izin verilme­sidir. Bu çerçevede yapılabilecek sınıflama, olağanüstü rejim önlemlerine konu olan haklar ve olmayan haklar şeklindedir.

Gerçekten de, istisnai yönetim usullerinin yürürlüğe konulmasıyla, olağan re­jim­den farklı olarak, haklar üzerinde geçici ve istisnai nitelikte belirli kayıtlamalar işlerlik kazanmaya başlar. Bu kayıtlamalar, olağan rejimdeki sınırlamalardan daha ağır nitelikte­dir. Zira sınırlamalar bir hakkın kullanım alanını daraltırken, olağanüstü re­jimlerdeki kayıtlamalar haklardan yararlanmayı ya da onların kullanılmasını durdurur yahut askıya alır. İşte bu tür kayıtlamalar  “sapma rejimi önlemleri” başlığı altında ele alınmaktadır.

Sapma rejimi önlemlerinin temel unsurlarına değinmek gerekir.

Bunların ilki önlemlerin “geçici” olmasıdır. Zaman unsuruna gönderme yapan bir sözcük, anılan önlemlerin ancak belli bir süre ile uygulanabilir olduğuna işaret eder. Ulusal mevzuatta, istisnai rejimin gerek ilanı gerekse uzatılmasında bunun süresinin ne olduğu belirlenmiştir. Buna karşılık, insan hakları sözleşmelerinde, sürenin ne kadar olması gerektiğini tespit etmek hem mümkün hem de doğru olmadığından bu hususta açık bir hüküm bulunmaz. Ancak, sözleşme organlarının içtihatları, bunun “geçici” nite­likte olması gerektiğini belirlemiştir. Ulusal yetkili makamlara bu konuda tanınan geniş “takdir marjının”, sonuç olarak sözleşme organının denetimine, değerlendirme­sine tabi tutulduğunu hatırlayalım.

İkinci unsur sapma rejiminin ve dolayısıyla buna uygun önlemlerin “istisna” ol­masıdır. Bu unsur, bir yandan süreye de işaret eder ama daha çok, bu rejime geçilme şartlarını belirler. İnsan hakları belgelerinde meşru sayılan bir istisnai rejime geçmek ve sapma önlemlerini uygulamaya koymak için, normal olmayan oluşumların, sorunla­rın ortaya çıkmış olması ya da çıkması tehlikesinin pek bariz, yakın bulunması gerekir. Bunlar öylesine boyutta, çapta sorunlar ya da tehlikeler olmalıdır ki, devlet aygıtının olağan mekanizma ve kurumlarının olağan işletilmesiyle halli, aşılması mümkün ol­ma­malıdır. Özel nitelikli önlemlere belli bir süreyle başvurma zorunluluğu bulunmalı­dır. İnsan hakları sözleşmeleri organlarının, bir Devletin sapma rejimine geçme tasarru­funu haklı kılan şartların bulunup bulunmadığını da (tekrarlayalım, bu şartların geçerli­liğini de) ve ayrıca, bu haklı görülse bile, alınan önlemlerin “uygun olup olmadığını” da (ölçü­lülük ve amaç-araç dengesi kriterleri) denetlediğini vurgulayalım. Demek ki, sözleşme Tarafı Devletler, bu bağlamda da, ulusalüstü denetimden bağışık bir takdir yetkisini kul­lanamamaktadırlar.

Sapma rejimi önlemleri bağlamında önem taşıyan üçüncü unsur bunların “uy­gu­lama alanına” ilişkindir. Buna göre, bir Devlet istisnai önlemleri, ancak ve sadece, bu araca başvurmanın gerekli bulunduğu coğrafyada (alanda, bölgede) yürürlüğe koya­bilir. Tüm ülke sathında istisnai önlemlerin uygulanabilmesi için, karşılaşılan sorunun ancak ülkenin bütününde sapma rejimine geçilmekle halledilebilecek boyutta olması gerekir.

Dördüncü unsur olarak sapma rejimi ve önlemleri, her koşulda ve her zaman, yö­netimler bakımından başvurulabilecek son çare olmak zorundadır. Diğer söyleyişle, ola­ğan rejimin mekanizma ve usulleriyle karşılanabilecek sorunlar için istisnai rejim ön­lemlerine başvurulamaz.

Beşinci unsur şudur. Eğer bir devletin ulusal mevzuatında istisnai rejim birden çok form olarak ve aşamalı biçimde kategorileştirilmiş ise, karşılaşılan sorunun ya da tehlike­nin ağırlığı zorunlu kılmadıkça, bu kategoriler içinde görece daha hafif nitelikte olan istisnai yönetim usulüne başvurmak gerekir. Bu ilke, aslında, yukarıda anılan dördüncü unsurun, istisnai rejim formuna dair yapılması gereken tercih çerçevesinde, özel bir yan­sımasıdır. Örnek olsun, Türk hukukunu ele alacak olursak, olağanüstü hal ilanı ile çö­zümlenebilecek bir sorun varken, doğrudan sıkıyönetime başvurulmaması gerekir. Dik­kate alalım ki, bu iki istisnai rejim formu arasında, belli kamusal yetkilerin sivil bürokra­siden askeri bürokrasiye geçirilmesi şeklinde önemli farklılıklar vardır. Alınan önlemlerin birey hak ve özgürlükleri üzerinde doğurduğu etkiler açısından da bu iki kategori farklı­laşmaktadır. Sıkıyönetim askeri yargısının devreye sokulmasını hemen hatırlatabiliriz.

Altıncı unsur, istisna rejimde başvurulacak sapma rejimi önlemlerinin “ayrımcı” nitelikte olmaması koşuludur. Buna ilişkin olarak ilgili sözleşmede genel olarak ayrım­cılık yasağına ilişkin norm ile özel olarak sapma rejimini düzenleyen normlardaki ay­rımcılık yasağı unsurlarını ayırt etmek ve fakat karşılaştırarak okumak gerekir. Şöyle bir tablo çıkartabiliriz.

 

SAPMA REJİMİ ÖNLEMLERİNDE AYRIMCILIK YAPILMAMASI KURALINA DAİR KARŞILAŞTIRMALI TABLO[1]

Ayrımcılık te­melleri EİHB MSHS AİHS Ame.İHS 1982 Anayasası
(md.2)

Ayr. Normu

(md.2/1)

Ayr. Normu

(md.26)

Ayr. Normu

(md.4)

Kriz normu

(md.14)

Ayr. Normu

(md.15)

Kriz normu

(md.1/1)

Ayr. Normu

(md.27/1)

Kriz normu

(md.10/1)

Kanun Önünde Eşitlik

1) Irk + + + + +   + + +
2) Renk + + + + +   + + +
3) Cinsiyet + + + + +   + + +
4) Dil + + + + +   + + +
5) Din + + + + +   + + +

(ek olarak mezhep)

6) Siyasi görüş + + +   +   +   +

(siyasi düşünce)

7) Diğer görüş + + +   +   +   +

(felsefi inanç)

8) Ulusal köken + + +   +   +    
9) Sosyal köken + + + + +   + +  
10) Mülkiyet + + +   +   +    
11) Doğum + + +   +   +    
12) Diğer statüler + + +   +        
13) Ekonomik statü             +    
14) (ya da) Her­hangi bir başka sosyal koşul             +   +

(ve benzeri sebepler)

15) Ulusal azın­lıkla bağ         +        
16) Etnik grup                  
Toplam 12 12 12 6 13 0 14 6 9

 

Ayr. Normu = Ayrımcılık normu

Kriz Normu = İstisnai rejim / (sapma rejimi önlemlerini) düzenleyen norm.

2-) Sapma Rejimi Önlemlerine Konu Olmayan Haklar: “Dokunulmaz Haklar”

Bütün bu unsurlara riayet edilse bile, istisnai rejimin haklar ve özgürlükler üze­rinde doğurduğu ağır kayıtlamaların olumsuz etkisi yadsınamaz. Tıpkı, olağan rejimde sınırlandırılamayan haklar bulunduğu gibi, bir olağanüstü rejimde de, dokunulmayacak, aykırı önleme konu kılınamayacak haklar vardır. Bunlar, “dokunulmaz haklar” ya da “hakların sert çekirdeği” olarak kategorileştirilmektedir.

 

İSTİSNAİ REJİMDE DOKUNULMAZ HAKLAR TABLOSU[2]

Hak ya da özgürlük MSHS

(md.4/2)

AİHS

(md.15/2)

Ame.İHS

(md.27/2)

1982 Anayasası

(md.15/2)

Yaşam hakkı md.6 md.2 md.4 md.17
İşkence yasağı md.7 md.3 md.5 md.17
Kölelik, kulluk yasağı md.8 md.4 md.6  
Suç ve cezada geriye yürümezlik md.15 md.7 md.9 md.38

(masumiyet karinesi de aynı madde kapsamında düzenlenmiştir)

Hukuk/yasa önünde kişi olarak ta­nınma hakkı md.16   md.3  
Düşünce, vicdan ve din özgürlüğü md.18   md.12

(bu maddede “düşünce özgürlüğü” yoktur; sadece “vic­dan ve din öz­gürlüğü” vardır)

md.24

(din ve vicdan hürriyeti)

md.25

(düşünce ve kanaat hürriyeti)

Sözleşmesel yükümlülükleri yerine getirme­mekten ötürü hapis cezası verilmeyeceği md.11      
Aile hakkı     md.17  
İsim hakkı     md.18  
Çocuk hakları     md.19  
Vatandaşlık hakkı     md.20  
Yönetime katılma hakkı     md.23  
Bu hakların korunması için zorunlu yargısal güvenceler     md.27

(md.27’de sayılan toplam 11 hak için)

 
Toplam 7 hak 4 hak 11 hak + bunlar için zorunlu “yargı­sal güvenceler” = 12 hak 5 hak

 

[1] Ayrıntılı bilgi için bkz., M. S. Gemalmaz, Olağanüstü Rejim Standartları, 1994, sf.58-62.

[2] M. S. Gemalmaz, Olağanüstü Rejim Standartları, 1994, sf.53-58. Ayrıca anılan çalışmada, konu ile ilgili olarak bölgesel ya da uluslararası insan hakları sis­temleri ekseninde üretilen içtihadi standartlar da kapsamlı olarak incelenmiştir; bkz., age., sf.67-175.

Orman Alanı, Kıyı Kenar ve Kamulaştırmamadan Kaynaklanan Bazı Uyuşmazlıklarda Tazminat Komisyonuna Başvuru

Posted on Updated on

Tapusu Orman Alanı veya Kıyı Kenar Çizgisi İçerisinde Kaldığı İçin İptal Edilen Taşınmazlar Bakımından Tazminat Komisyonu Başvurusu

Doç. Dr. H. Burak Gemalmaz

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihatlarında orman alanı veya kıyı kenar çizgisi içerisinde kaldığı gerekçesiyle tapuların herhangi bir maddi karşılık/tazminat verilmeksizin mahkeme kararıyla iptal edilmesi mülkiyet hakkı ihlali olarak görülmektedir.[1] Gerçekten de, orman alanı veya kıyı kenar çizgisi gibi alanlarda kalan özel mülklerin tapularının iptal edilmesi sebebiyle Türkiye defalarca mülkiyet hakkını ihlal etmiştir.[2]

Yazının devamını oku »

Yaşam Hakkının İşyerinde Korunması

Posted on Updated on

Yaşam Hakkının İşyerinde Korunması: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararlarında İş Kazaları

Dr. İzzet Mert Ertan

Giriş

İş kazası sonucu gerçekleşen ölümler Türkiye’de artık göz ardı edilemeyecek boyuta ulaşmış durumda. Her ne kadar kamuoyunun gündemine 2014 Mayıs’ında Soma’da meydana gelen felaketle girmiş olsa da aslında son on yıl içinde çığ gibi büyüyen bir olgu. Sayılar meseleyi daha net bir şekilde ortaya koymakta. Gayri resmi sayılara göre 2012 yılında en az 878 işçi, 2013 yılında ise yine en az 1235 işçi, geçirdikleri iş kazalarında yaşamlarını kaybettiler (İş Cinayetleri Almanağı 2012, 2013, s. 116-117; İş Cinayetleri Almanağı 2013, 2014, s. 130-133). 2014 yılı Kasım ayı itibarıyla en az kayıp ise 1723.[1]

Bu artışın altında yatan temel nedenin iş güvenliği denetimi eksikliği olduğu, son dönemde meydana gelen tüm ölümlü iş kazalarının ortak unsuru. Küresel kapitalizmin rekabet koşullarını karşılamak üzere üretim maliyetlerini düşürme eğilimi, kendisini iş güvenliği alanında gösterirken (Karadeniz, 2012, s. 24); özellikle inşaat ve madencilik gibi emek yoğun sektörlerde gerçekleşen ve çok sayıda insanın yaşamına mal olan kazalar denetim yetersizliğini gözler önüne sermekte. Bu bağlamda son yıllarda kural haline gelen taşeron çalışmanın sonuçları dikkate alındığında (Özdemir, 2010, s. 8,12) Türkiye’deki ölümlü iş kazalarındaki artışın nedeni daha net bir şekilde anlaşılmaktadır.

Yazının devamını oku »