Mahkeme

Kayıp-Kaçak Bedelleri ve Bireysel Başvuru Yolu

Posted on Updated on

Kayıp Kaçak Bedelleri Hakkında Anayasa Mahkemesi Kararı (E.2016/150, K.2017/179, T.28/12/2017) ve Bireysel Başvuru Yolu

Doç. Dr. H. Burak Gemalmaz

Bilindiği üzere, elektrik enerjisi kullanımında tahsil edilen kayıp-kaçak, iletim, dağıtım, sayaç okuma, perakende satış bedeli vs. bedellerin nihai tüketiciye yansıtılmasının hukuka aykırı olduğuna ve iade edilmesine Yargıtay tarafından hükmedilmekteydi. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ile Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin istikrar kazanmış uygulamasında, kayıp-kaçak bedeli yanında elektrik abonelerinden herhangi bir hizmet karşılığı olarak tahsil edildiği kanıtlanamayan dağıtım, iletim, sayaç okuma ve perakende satış hizmet bedellerinin ve %2 TRT payı, %1 Enerji Fonu ve %5 Belediye Tüketim Vergisi üzerinden ödenen KDV’nin de abonelerden tahsil edilemeyeceği, haksız olarak tahsil edilen bu kalemlerin tazminat olarak ödenmesi gerektiği içtihat eylenmekteydi (YHGK E. 2013/7-2454 K. 2014/679 T. 21.5.2014; YHGK E. 2014/7-1884 K. 2014/1045 T. 17.12.2014; 3. HD, E. 2014/21492 K. 2015/2601 T. 17.02.2015; E.2015/1595, K.2016/155, T.18/01/2016).

Yargıtay’ın haksız tahsil edilen bu bedellerin iadesini sağlayan içtihatlarına karşı kanun koyucu harekete geçmiş ve anılan haksız bedellerin abone tarafından üstlenilmesini sağlayan kanuni düzenleme getirmiştir. Gerçekten 04/06/2016 tarihinde kabul edilen ve 17/06/2016 tarih ve 29745 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 6719 sayılı Kanunun 21. Maddesiyle 6446 sayılı Elektrik Piyasası Kanununun 17. Maddesinde yapılan değişiklik uyarınca, haksız tahsil edilen kayıp-kaçak, iletim, dağıtım, sayaç okuma, perakende satış bedeli vs. bedellerin artık yasal hale geldiği ve bu bedellerin yargı denetimi dışına çıkartıldığı düzenlenmiştir.

Yine 6719 sayılı Kanunun 26. maddesiyle 6446 sayılı Kanun’a Geçici Madde 20 (1) eklenmiş olup söz konusu düzenlemenin derdest davalara da uygulanacağı hüküm altına alınmıştır. Uygulamayı en çok etkileyen de anılan bu düzenlemedir.

Bu düzenlemelere karşı CHP ve çok sayıda derece mahkemesi düzenlemenin iptali için Anayasa Mahkemesine (AYM) başvurmuş olup dosyalar E.2016/150’da birleştirilmiştir. AYM konuya ilişkin kararını 28 Aralık 2017 tarihinde yaptığı müzakereyle belirlemiş ve karar 15/02/2018 tarih ve 30333 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmıştır (E.2016/150, K.2017/179, T.28/12/2017). AYM, kayıp kaçak bedellerine ilişkin dava konusu düzenlemelerin büyük çoğunluğunu Anayasaya uygun bulmuş ve iptali taleplerini reddetmiştir.

 

Anayasa Mahkemesi Kararı:

AYM kayıp kaçak ve diğer haksız tahsil edilen bedelleri kanunileştiren ve bu yükü aboneye yıkan düzenlemelerin kamu yararı amacı güttüğüne, özel şirketler tarafından tahsil edilmesine rağmen nihayetinde TETAŞ’a aktarılarak “kamu kaynaklarına geri döndüğüne”, farklı bölgelere göre farklı oranlarda kayıp kaçak tarifesi düzenleme imkanı bulunduğuna, fatura bedellerinin ve perakende satış hizmetleri maliyetlerinin abonelere yüklenmesinin Anayasa’ya aykırı bir yönü olmadığına (paras.248-283) karar vermiştir.

AYM sadece,  6446 sayılı Kanunun 17. Maddesine eklenen 10 numaralı fıkrayı iptal etmiştir. İptal edilen fıkra şöyledir:

“Kurum tarafından gelir ve tarife düzenlemeleri kapsamında belirlenen bedellere ilişkin olarak yapılan başvurularda ve açılan davalarda; tüketici hakem heyetleri ile mahkemelerin yetkisi, bu bedellerin, Kurumun düzenleyici işlemlerine uygunluğunun denetimi ile sınırlıdır.”

Bu madde de özünde kayıp-kaçak ve diğer haksız bedellerin yasallaştırılmasını tamamlayan bir düzenlemeydi. Zira hatırlanacağı üzere, söz konusu bedellerin hukuka aykırı olarak tüketicilere yansıtıldığına mahkemeler karar vermişti. İptal edilen düzenleme mahkemelerin bir daha bu yönde bir karar vermesini engellemek üzere getirilmişti. AYM ise bu yaklaşımı hak arama özgürlüğüne ve ölçülülük ilkesine aykırı görerek iptal etmiştir. AYM’ye göre, EPDK tarafından gelir ve tarife kapsamında belirlenen bedellere ilişkin olarak açılan davalarda yargı organlarının yetkisini kısıtlayan kural, uyuşmazlıkla ilgili gözetilmesi gereken diğer mevzuat kurallarını ihmal edilmesine yol açabilir (paras.284-298).

Kayıp-kaçak ve abonelere yükletilen diğer haksız bedellere ilişkin yeni hukuki rejimin iptal edilen bu kısmı, uygulamada bazı tereddütlere yol açabilir. Gerçi bir mahkemenin mevzuatta açıkça yer bulan ve Anayasaya uygun görülen kayıp-kaçak ve diğer bedellerin haksız tahsil edildiği gerekçesiyle iadesine karar vermesi pek olası değildir. Zaten iptal talebinin reddi kararından önce de mahkemeler mevcut kanun hükümleri çerçevesinde davaları reddetmekte; hatta daha doğru bir ifadeyle konusuz kaldıklarına karar vermektelerdi. Ancak söz konusu bedellerin olması gerekenden fazla tahsil edildiğine yönelik bir dava incelenebilir ve tüketici lehine sonuçlanabilir. Zaten AYM vurgusunu münhasıran mevzuat hükümlerine yaparak aslında formaliteden bir iptal kararı verdiğini ima etmiştir. Diğer yandan, bu iptal hükmünün bireysel başvuru süresine ilişkin sonuçları olabilir ki bu olasılığa aşağıda değinilecektir.

AYM kararının en önemli ve uygulamayı ilgilendiren kısmı ise, kayıp kaçak ve diğer haksız bedelleri kanunileştiren düzenlemelerin derdest davalara uygulanmasını sağlayan düzenlemelerin de Anayasaya uygun bulunmasıdır. AYM, çoktan kadük olmuş gerçek-gerçek olmayan geriye yürüme ayrımından hareketle, henüz kesinleşmemiş uyuşmazlıklara yeni düzenlemelerin uygulanmasında bir sakınca görmemiştir. “Meşru/haklı beklenti” kavramını hiç gündeme getirmeyen AYM, kayıp-kaçak ve diğer haksız bedellerin abonelerden tahsil edilmesinde kamu yararı görmekte, düzenlemenin hak arama özgürlüğüne sınırlama getirmediğini ve yargı bağımsızlığını ihlal etmediğini düşünmektedir (paras. 307-327).

Yalnız bu noktada AYM’nin yaptığı bir yorum dikkati çekmektedir: AYM iptal iddiasına konu kanuni düzenlemenin, yargılamanın ne yönde yapılacağı veya belirli somut bir uyuşmazlığın nasıl karara bağlanacağı hususunda bir düzenleme içermediği değerlendirmesini yapmıştır (para.322). Bu değerlendirme, konuyla biraz ilgili herkes tarafından kabul edileceği üzere, isabetli değildir ve mantıken sorunludur. Nitekim kararın bu kısmına bazı AYM üyeleri muhalif kalmıştır.

 

Şimdi Ne Yapılabilir? : Bireysel Başvuru Yolu

AYM’nin bu kararı, özellikle de yeni düzenlemenin derdest davalara uygulanacak olmasının Anayasaya/hukuk devleti ilkesine uygun sayılması, kendisinin önceki içtihatlarıyla çelişir gibi gözükmektedir. doludur. Daha önemlisi, AYM muhakemesinde temel haklar açısından anlamlı ve kapsamlı değerlendirmeler yapmamış, hukuk devleti gibi genel ilkeler üzerinden kararını kurmuştur. Örneğin konuyla doğrudan ilgili mülkiyet hakkından, kararının kayıp-kaçak bedellerine ilişkin kısmında hiçbir şekilde bahsetmemektedir ve mülkiyet hakkı açısından bir tartışma yürütmemektedir. Ayrıca, elektrik enerjisinden yararlanmanın Anayasada yer alan çeşitli haklar bağlamında bir insan hakkı niteliğinde görülüp görülemeyeceğinin üzerinde hiç durmamıştır.

AYM’nin iptal etmediği geriye yürürlü hükümlerin abonelerin derece mahkemelerinde derdest olan davalarında uygulanması/uygulanacak olması sebebiyle, mülkiyet hakkı ve adil yargılanma hakkının ihlali temelinde AYM ve AYM kararlarına göre sonrasında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine bireysel başvuru yolu kullanılabilecektir. Zira derdest davaya geriye yürürlü olarak uygulanacak yeni kanun hükümleri, özellikle uyuşmazlığın taraflarından biri lehine hükümler içermekteyse hem mülkiyet hakkına hem de adil yargılanma hakkına aykırılık doğurabilir. AYM’nin iptal davasında bir kanun hükmünü Anayasa’ya uygun bulmasına rağmen bireysel başvuru yolunda Anayasaya uygun bulduğu aynı kanun hükmünün somut olayda uygulanmasını adil yargılanma ve/veya mülkiyet hakkı ihlali bulduğu örnekler bulunmaktadır. Hatta bir başvuruda AYM, derdest davalara uygulanan ve iptal davasında Anayasa’ya da uygun bulduğu bir kanun hükmünün adil yargılanma hakkını ihlal ettiğini saptamış ve başvurucuların her birine derece yargısında haklarında bilirkişi tarafından belirlenen alacak miktarının tazminat olarak ödenmesine hükmetmiştir.

Ancak geriye yürürlü veya derdest davalara etkili kanun düzenlemeleri, AYM ve AİHM yargısında otomatikman mülkiyet hakkı ve/veya adil yargılanma hakkı ihlali sayılmamaktadır. Konuya ilişkin olarak çok sayıda AYM ve AİHM kararından, somut olaya uygulanabilir nitelikte emsal çıkartılması gerekmektedir.[1]

Bu duruma örnek olması açısından bireysel başvuru yolunda aşılması gerekli ilk güçlük, mülkiyet hakkının uygulanabilir olduğunu göstermektir. Zira mülkiyet hakkı ihlali iddiasıyla AİHM önüne gelen davalarda çözümü gereken ilk sorun, ortada başvurucu tarafından talep edilebilir bir malvarlığı değeri olup olmadığıdır. Anayasa md. 35 ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Protokol No. 1 md. 1’de yer alan mülkiyet hakkından yararlanabilmek için, talep edilen değerin/nesnenin/alacağın uyuşmazlık tarihinde başvurucunun/malikin malvarlığında bulunması veya bulunacağı yönünde “meşru bir beklenti” olması gereklidir. Bu “meşru beklenti” de ulusal hukukta kanun veya yerleşik içtihat gibi yeterli bir hukuki temele dayanmalıdır. Dolayısıyla bu noktada açılan davanın ve talep edilen alacağın, hukuki temeli olduğu açık ve net şekilde gösterilmelidir.

Bireysel başvuru yolunda üzerinde durulması gereken bir diğer mesele, kayıp kaçak ve diğer haksız bedelleri aboneye yıkan kanun değişikliğindeki kamu yararının zayıf olduğudur. Zira derdest davaya uygulanan sonraki kanun hükümleri ne kadar kuvvetli bir kamu yararını sağlamayı amaçlıyorsa,  AYM’nin mülkiyet ve adil yargılanma hakkı ihlali bulma olasılığı o kadar azalmaktadır.

Nihayet olası bir bireysel başvuruda hukuki belirlilik ve güvenlik ilkeleri ile silahların eşitliği ilkesinin ihlal edildiği ileri sürülmelidir. Anayasa Mahkemesi ve AİHM standartlarına göre, yargılama sürecine yönelik yasama müdahalesi çerçevesinde müdahalenin meşru görülebilmesi için üç şart birlikte aranmaktadır. Bu şartlardan en az birinin gerçekleşmemiş olması, müdahalenin hak ihlali olarak nitelendirilmesi için yeterlidir. Unutulmamalıdır ki, kanunlarda değişiklik yapılırken önceki hukuki duruma güvenip hukuki işlem başlatanların, bu güvenlerinin boşa çıkartılmaması hakkaniyet gereğidir.

 

Başvurunun Zamanlaması:

Son olarak, usul bakımından bireysel başvurunun hangi anda yapılması gerektiği meselesi üzerinde durulmalıdır. Zira AYM’nin kayıp-kaçak vb. bedellerini iptal etmediği kararı sonrası derdest davaların yeni kanuni düzenleme doğrultusunda sonuçlanması beklenmektedir (ki zaten uygulamada iptal talebinin reddinden önce dahi mahkemeler öyle hareket etmekteydi). Dolayısıyla, derdest dava reddedildikten sonra artık etkili ve tüketilmesi gereken başvuru yolu kalmadığı gerekçesiyle 30 gün içerisinde direkt AYM bireysel başvuru yolunun işletilmesi gerekmektedir.

Zaten yukarıda belirtildiği üzere, AYM getirilen değişiklikler arasında mahkemelerin yetkisini sadece idarenin tarifelerine uygun tahsilat yapılıp yapılmadığını denetlemeye indirgeyen düzenlemeyi iptal ettiğinden, başvuru süresi açısından derdest davaların tamamlanması ve olağan kanun yollarının tüketilmesini bekleyeceği yönünde bir izlenim yaratmıştır. Ne de olsa söz konusu iptal kararıyla AYM, derece mahkemelerinin kayıp kaçak bakımından idarenin (EPDK) tarifelerini ve bunları uygulayan elektrik şirketlerinin faturalara yansıtmasını esastan denetlemesini ve bir karara kavuşturmasını beklemektedir.[2]

Ancak bir yandan da akla şöyle bir olasılık gelebilir: Teorik ve soyut düzlemde bir kanun hükmü anayasaya uygun bulunduğundan, o kanun hükmünün somut uyuşmazlıkta birebir uygulanmasından yakınılan hallerde, kanun/başvuru yollarını tüketmenin bir anlamı kalmamaktadır. Zira AYM davada uygulanacak kanun hükmünü Anayasaya uygun bulduğu için, somut uyuşmazlıkta takip edilen yol artık etkili olmaktan çıkmıştır ve tüketilmesi gerekmemektedir. Dolayısıyla, bireysel başvuru yolu, iptal davasının reddine dair AYM kararının Resmi Gazete’de yayımlanmasını müteakip hemen işletebilir. Hatta, artık kanun/başvuru yolunun etkisizliği öğrenildiğine göre, 30 günlük başvuru süresi o yolun etkisizliğinin öğrenildiği andan başlayacağı için aksi bir tercih başvurusu süresinin kaçırılması gibi telafisi olanaksız sakıncalara yol açabilecektir.

AYM bireysel başvuru süresi bakımından benzer olaylarda yerleşmiş bir içtihat bulunmamaktadır. AYM, derdest davaya uygulanacak geriye yürürlü kanun hükmünü iptal etmediği bir kararıyla bağlantılı olarak, söz konusu kanun hükmünün görülmekte olan uyuşmazlıkta uygulanmasından sonra yapılan adil yargılanma ve mülkiyet hakkı ihlali talepli bireysel başvurularda, başvuru süresinin başlangıcı olarak olağan hukuk yollarının tükenmesini ölçü almıştır. Ancak önemli belirtmek gerekir ki, söz konusu başvurular bakımından AYM’nin iptal davasında verdiği hüküm, zaten ulusal mahkemelerin uyuşmazlıkları yürürlükteki ve henüz AYM tarafından iptali konusunda bir karar verilmeyen hükümlere göre çözmesinden sonra karara bağlanmış ve iptal davasındaki hüküm o zaman uygulanan usul çerçevesinde bir yıldan fazla süre sonra Resmi Gazetede yayımlanmıştır. Dolayısıyla anılan AYM bireysel başvuru kararlarının, kayıp-kaçak bedelleriyle ilgili yapılacak olası bir bireysel başvuruda, bireysel başvurunun süresinin başlangıç anının belirlenmesi tartışmasında emsal değeri bulunmamaktadır.

Bu hukuki belirsizlik çerçevesinde AYM, davası henüz ilk derece ve/veya istinaf/temyiz aşamalarında derdest olan kişilerin bireysel başvurusunu, kanun yolları tüketilmediği gerekçesiyle kabuledilemez bulabilir.

Bu nedenle, kanımızca en emniyetli tercih, kayıp-kaçak bedeline ilişkin derdest uyuşmazlık hangi aşamada olursa olsun, iptal davasına ilişkin AYM kararının 15/02/2018 tarih ve 30333 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmasını müteakip 30 gün içerisinde bireysel başvurunun yapılmasıdır. Diğer yandan da öngörülen kanun yolu çerçevesinde gerekli süreç (ilk derece- istinaf/temyiz) sonuna kadar tüketilmelidir. Aksi halde AYM’nin konuya ilişkin yargı yolunun etkisiz olmadığını (mahkemelerin yetkisini sınırlayan hükmü iptal ettiği için) söyleme ihtimali ihmal edilmiş olur. AYM direkt yapılan bireysel başvuruyu (yani iptal davasına ilişkin AYM kararının 15/02/2018 tarih ve 30333 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmasını müteakip 30 gün içerisinde yapılan ve olağan kanun yolları henüz tüketilmemiş) kanun yolları tüketilmediği gerekçesiyle kabuledilemez bulsa bile, kayıp-kaçak uyuşmazlığı derece yargısında zaten derdest olduğu veya yeni reddedildiği için tekrar AYM’ye bireysel başvuru yapmak mümkündür. Yani bu tercihteki hata telafi edilebilir bir hatadır. Bu tercihin AYM tarafından hatalı görülmesi halinde karşılaşılacak tek zarar, tekrar maktu bireysel başvuru harcını ödemekten ibarettir.

 

 

 

[1] Bazı AİHM karar örnekleri için bkz. H. Burak Gemalmaz, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde Mülkiyet Hakkı, 2. Tıpkı Baskı, Beta Yay., İstanbul, 2017, sf:465-467, özellikle 558-560.

[2] Kayıp-kaçak ve diğer haksız tahsil edilen bedellerin kanuni temele kavuşturulması ve bu düzenlemelerin derdest davalara uygulanmasına ilişkin hükümlerin Anayasaya uygun bulunmasından sonra derece mahkemelerinin nasıl olup da anılan bedellerin haksız tahsil edildiğine karar vereceği ayrı bir meseledir.

Reklamlar

TÜRK ANAYASA MAHKEMESİ’NİN BİREYSEL BAŞVURULARDA VERDİĞİ GEÇİCİ TEDBİR KARARLARI

Posted on Updated on

Bireysel başvuru usulünün insan haklarını etkili şekilde korumasının önemli hukuki müesseselerinden birisi geçici tedbirlerdir. Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru usulünde de geçici tedbir müessesine yer verilmiştir.

Aşağıdaki Tabloda Anayasa Mahkemesi’nin bireysel başvuru usulü kapsamında vermiş olduğu geçici tedbir kararları taranarak sistematik şekilde özetlenmiştir.

AYM’nin geçici tedbir pratiğinde çok sayıda hukuki sorun bulunduğu gerçeği dikkate alındığında, konuya yaklaşımının açığa kavuşturulmasının önemi artmaktadır.

Aşağıdaki Tablo FSM Üniversitesi Öğretim Görevlisi Buket Abanoz (LLM) tarafından hazırlanmıştır.

AYM GEÇİCİ TEDBİR KARARLARI TABLOSU (Mart 2017)

 

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Başvuruda Kullanılması Zorunlu 2016 Formu – Uyulması Gereken Şekil Şartları

Posted on Updated on

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) yapılacak başvurularda artık çok sıkı şekil şartlarına uyulması gerekiyor. Daha önce 1 Ocak 2014’ten itibaren yürürlüğe giren yeni usul kuralları bu konuda önemli değişiklikler getirmişti. 2016 başından itibaren ise kullanılması zorunlu başvuru dilekçesinin formatı güncellendi ve yeni koşullar getirildi.

Bu başvuru formunun kullanılması zorunlu. Bu Form dışında bir başka formatta hazırlanan dilekçeler kabuledilmediği gibi formun eksik ya da hatalı doldurulması da başvurunun derhal reddedilmesiyle sonuçlanmakta.

Bu kapsamda, başvuru dilekçesi son derece basit ve öz bilgi içerecek şekilde hazırlanmalı, gerekli bilgiler Formun ilgili yerlerine işlenmeli. Zaten Yeni Başvuru Formu, bu açıklamaların yapılmasını kolaylaştırmak üzere hazırlanmış. Olaylar kısmı için 3 sayfalık, hukuki iddialar için 2 (2014 formunda bu kısım için 1 sayfa ayrılmıştı) ve iç hukuk yollarının tüketilmesine-altı aylık hak düşümü süresine riayet edildiğine ilişkin bilanço (yani Sözleşmenin 35. maddesinin 1. fıkrasında aranan koşullar) için yine 1 sayfa ayrılmış. Yine küçük bir kısımda, eğer somut uyuşmazlıkta söz konusu ise, kullanılmayan iç hukuk yollarına ve kullanılmama gerekçesine dair açıklama eklenmeli. Formda ayrıca, aynı konuda bir başka uluslararası çözüm merciine başvuru yapılıp yapılmadığına dair bilgilerin açıklanacağı bir bölüm de yer alıyor.

2016 Formunun getirdiği yeni özellikler arasında başvuru yapma yetkisine ilişkin kapsamlı düzenlemeler bulunmakta. Formun ilgili yerinde hem başvurucunun hem de varsa avukatının birlikte imzası aranıyor. Özellikle başvurucuların belirlenmesi yönünde ayrıntılı kategorilere yer verilmiş. Tüzel kişilerin başvurusu bakımından özellikle temsilcinin bilgilerine ve yetkisinin sahihliğini sağlamak üzere önemli değişiklik yapılmış. Nihayet, başvurucunun/avukatının eklemek isteyebileceği hususlar için de küçük bir bölüm 2016 Formuna eklenmiş.

Ana Başvuru Formuna ek olarak, eğer istenirse ve gerekli addedilirse, olayları ve hukuki argümanları içeren max. 20 sayfalık açıklamalar ayrı bir metin şeklinde eklenebilir. Bu ek açıklamaların da başta paragraf numarası verilmesi ve olgular ile ihlal iddiaları gibi başlıkların ayrıştırılması olmak üzere sıkı şekil kurallarına tabi olduğunu hatırlatalım.

Gerek kamusal makamların tasarrufları, gerekse de iç hukuk yollarının tüketilmesine ilişkin bütün belgeler dilekçeye eklenecek. Belgeler tarih sırasına göre hazırlanıp dizi pusulasına bağlanacak (Kural 47/3.2). Ayrıca 2016 Formuyla gelen yeniliklerden biri olarak, hangi belgenin hangi sayfada geçtiği Formda işaretlenecek. Elbette, Formda yer verilen bütün belgelerin ve ulusal mahkeme kararlarının birer fotokopisi ek olarak sunulmalı.

Başvuru dilekçesi öyle özenli hazırlanmalı ki AİHM başka hiçbir belgeye bakmaksızın başvurunun nitelik ve kapsamını değerlendirebilmeli (Kural 47/2 (a)).

İstisnaları olmakla birlikte (Kural 47/5-1 a-c), bu koşullara uygun olmayan bir dilekçe hiçbir şekilde işleme konulmayacak. Başvuruda aranan 6 aylık hak düşümü süresinin kesilmesi bakımından bu koşullara uygun bir dilekçe şart. Bu koşulları karşılamayan dilekçe, usulüne uygun bir başvuru niteliğinde sayılmayacağından 6 aylık (bu süre henüz 4 aya düşmedi) hak düşümü süresi işlemeye devam edecek ( Kural 47/6).

Bu koşullara uygun bir başvuru, şikayetin Mahkemece incelenebilmesi için şart. Ama bir başvurunun bu koşullara uygun yapılması, kabuledilebilir bulunduğu/bulunacağı anlamına gelmemektedir.

AİHM’e geçerli başvuru yapılabilmesi için aranan bu sıkı şekil şartları ulusal mahkemeler önündeki dilekçe hazırlanması ve sunulmasından farklı nitelikte olduğundan, uygulayıcıların başvuru dilekçelerini oldukça özenli hazırlamasını gerektiriyor.

Form Adobe’nin güncel programıyla açılabiliyor ve doldurulabiliyor. Formun açılması zaman alabiliyor.

AİHM  başvurularında kullanılması zorunlu 2016 Formu: application-form-tur-2016

Orman Alanı, Kıyı Kenar ve Kamulaştırmamadan Kaynaklanan Bazı Uyuşmazlıklarda Tazminat Komisyonuna Başvuru

Posted on Updated on

Tapusu Orman Alanı veya Kıyı Kenar Çizgisi İçerisinde Kaldığı İçin İptal Edilen Taşınmazlar Bakımından Tazminat Komisyonu Başvurusu

Doç. Dr. H. Burak Gemalmaz

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihatlarında orman alanı veya kıyı kenar çizgisi içerisinde kaldığı gerekçesiyle tapuların herhangi bir maddi karşılık/tazminat verilmeksizin mahkeme kararıyla iptal edilmesi mülkiyet hakkı ihlali olarak görülmektedir.[1] Gerçekten de, orman alanı veya kıyı kenar çizgisi gibi alanlarda kalan özel mülklerin tapularının iptal edilmesi sebebiyle Türkiye defalarca mülkiyet hakkını ihlal etmiştir.[2]

Yazının devamını oku »

Yayınların Tedbir Kararıyla Durdurulması – AİHM’in Cumhuriyet Gazetesi Kararı

Posted on Updated on

İhtiyati Tedbir Niteliğindeki Yayın Durdurma Kararları Basın Özgürlüğüne Aykırıdır

 

Mahkemelerce verilen yayın durdurma kararlarının kategorik olarak basın özgürlüğünün gerektirdiği güvencelere sahip olmadığı 8 Ekim 2013’te Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) tarafından hükme bağlandı.

AİHM’in bu yeni karar,ı Cumhuriyet Gazetesi’nin, o dönemde Dışişleri Bakanı olup Cumhurbaşkanlığı için en önemli aday pozisyonundaki sayın Abdullah Gül aleyhinde yürüttüğü siyasi kampanyanın yayımlanmasının durdurulmasından kaynaklanıyor. Abdullah Gül, İngiliz the Guardian Gazetesine 1995 yılında verdiği “Cumhuriyetin sonu geldi-laik sistemi kesinlikle değiştirmek istiyoruz” mealindeki demeçlerini hatırlatan bu haber/kampanyanın kişilik haklarını ihlal ettiği gerekçesiyle Ankara 25. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde dava açmış ve anılan mahkeme davalı Cumhuriyet Gazetesinin yokluğunda yayın durdurma kararı vermişti. Gazete avukatlarının itirazı ise, yaklaşık bir ay sonra yapılan duruşmada reddedilmişti. Ankara 25. Asliye Hukuk Mahkemesinin hem ilk yayın durdurma hem de buna yapılan itirazın reddi kararları tamamen gerekçesiz ve verilen tedbir kararının süresi belirsizdi. Anılan tedbir kararı, sayın Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilip davadan feragat etmesine dek, yaklaşık 11 ay boyunca kesintisiz sürmüştü.

Medya çalışanlarının ve basın hukukuyla ilgilenenlerin bildiği üzere, özellikle kişiler hakkında yapılan haberlerde ulusal mahkemelerce “yayın/haber durdurma” tipi ihtiyati tedbir kararları sıklıkla verilebilmektedir. Bu hem ceza mahkemeleri hem de hukuk mahkemeleri uygulaması bakımından aynı oranda geçerlidir. Yerel mahkemelerin bu uygulaması, hem Medeni Kanunun kişilik haklarını koruyucu hükümlerinin hem de Borçlar Kanununun haksız fiile ilişkin hükümlerinin Hukuk Usulü Kanununa yansıması neticesinde ihtiyati tedbir hükümlerinin işlevselleştirilmesine dayanmaktadır.

İşte yaklaşık 11 ay boyunca kesintisiz süren yayın durdurma kararı, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) Madde 10’da düzenlenen ifade-basın özgürlüğüne bir müdahale olarak kavranmaktadır. Kısacası, ifade özgürlüğü hakkının uygulanabilirliği için yayın durdurma kararının bir kez dahi verilmesi yeterlidir; davanın nihai bir hükümle bitmesi gerekmemektedir.

Özellikle internet haber sitelerine veya twitter gibi mikro blog niteliğindeki sosyal medyaya erişimin engellenmesi güncel önem arz ettiğinden AİHM’in Cumhuriyet Gazetesi kararının Adalet Bakanlığı tarafından yapılan gayri-resmi Türkçe çevirisi ile bu konuda Prof. Dr. Mehmet Semih Gemalmaz tarafından yazılmış kısa bir yazının linkini ekliyoruz.

Cumhuriyet Gazetesi Kararı Bakanlık Çevirisi

Prof. Dr. Mehmet Semih Gemalmaz: MSG – CUMHURİYET GAZETESİ KARARI ANALİZİ

 

Yerel Seçim ve Hukuk

Posted on Updated on

SEÇİME HİLE KARIŞTIĞI İDDİALARININ YARGISAL DENETİMİ: ANAYASA MAHKEMESİ, AİHM VE İNSAN HAKLARI KOMİTESİ SÜREÇLERİ[1]

Doç. Dr. H. Burak Gemalmaz

2014 yerel seçimlerinin Türkiye özelinde birçok açıdan ilkler içerdiğine şüphe yok. Toplumsal kutuplaşmanın had safhaya vardığı bu evrede, geçtiğimiz Pazar günü yapılan ve hala da tamamlanamayan yerel seçimlerin olağan anlamının çok ötesine geçtiği açık. Katılımın rekor seviyede olmasını da bu durumun ayrı bir göstergesi olarak değerlendirebiliriz.

Halkın 2014 yerel seçimlerine olan ilgisi sadece oy vermekten ibaret değil. Temkinli dahi konuşsak, herhangi bir partiyle doğrudan ilgisi olmayan sivil toplumun seçim/sayım sürecine bu derece örgütlü ve aktif katılımının Türk seçim tarihinde bir başka örneğinin olmadığını söyleyebiliriz.

Oy vermenin ötesinde bir aktivizm içeren bu katılım neticesinde, 2014 yerel seçimleri hata ve hile iddialarının en çok görüldüğü seçim oldu. Bazı il ve ilçelerdeki oylar tekrar sayıldı, tutanaklarla karşılaştırıldı, bazı yerlerde belediye başkanlıklarını kazananlar değişti. Üstelik bazı illerdeki hukuki süreç halen bitmiş değil.

Seçim sürecinde, özellikle oy sayımında hata ve/veya hile yapıldığı iddiaları, meseleyi hukuk alanına çekiyor. Gerçi Türkiye’de hukuktan bahsetmek bu aralar biraz komik kaçabilir ama her şeyin olduğu gibi seçimlerin de tabi olduğu hukuki bir rejim bulunmakta. Anayasa hükümleri dışında Türkiye’de seçimlerinin birkaç ana kanunla düzenlendiğini söylemek mümkün.

Yazının devamını oku »

Eylemlere karşı hoşgörüsüz yaklaşım, aşırı biber gazı kullanımı ve AİHM

Posted on Updated on

Toplanma ve eylem özgürlüğü açısından AİHM, barışçıl gösterilerde trafiğin bozulmasına katlanılması gerektiğini belirtiyor. Bu tip mazeretler, müdahaleyi meşrulaştırmakta yetersiz. Ayrıca polisin şiddetle gösteriyi dağıtması, göstericilerin temel haklarını kullanmaktan caydırıcı etki taşıdığından da sorunlu.

http://www.radikal.com.tr/yorum/eylemlere_karsi_hosgorusuz_yaklasim_asiri_biber_gazi_kullanimi_ve_aihm-1148218

Nasıl ki şike olayı hukuku spor kamuoyunun gündemine bir daha çıkmamak üzere soktuysa, Gezi Parkı olayları da en azından gösteri yürüyüşü hakkı ve kötü muameleye maruz kalmama hakkı açısından temel hakları kamuoyunun gündeminde ilk sıralara yerleştirdi. Aslında gösteri yürüyüşlerine hukuka aykırı olarak “izin verilmemesi”, gösteri yürüyüşlerinin şedit yöntemlerle dağıtılması, kolluğun kötü muamelesi, AİHM kararlarıyla da sabit olduğu üzere, Türkiye ’de yaygın ve sistematiktir. Ancak Gezi Parkı olaylarına kadar bu tür ihlaller kamuoyunun geniş kesimlerinin dikkatini pek çekmemekte, insan haklarına duyarlı sınırlı bir kesimin ilgi alanında kalmaktaydı. Şimdi ise Türkiye’de yaşayan herkes bu kavramlardan şu ya da bu şekilde haberdar, herkes bu hakların önemini ve işlevini fark etmiş durumda.

Yazının devamını oku »